10/6/2009 - Mantık Nasıl Düşünüleceğini Öğretir mi.??
Diyalektik, insanlara düşünmeyi öğretme iddiasında değildir. Bu, biçimsel mantığın ukalaca iddiasıdır ve Hegel bu iddiayı, psikoloji size sindirimi ne kadar öğretiyorsa, mantık da size düşünmeyi olsa olsa o kadar öğretir diyerek, ironik bir biçimde yanıtlamıştır. Erkekler ve kadınlar, düşünmeyi, ve hatta mantıksal düşünmeyi, mantık sözünü işitmelerinden çok uzun zaman önce beceriyorlardı. Mantığın ve aynı zamanda diyalektiğin kategorileri güncel deneyimden türer. Tüm iddialarına rağmen, biçimsel mantığın kategorileri, kaba maddi gerçeklikler dünyasının üzerinde olmayıp, aksine tek yanlı ve statik biçimde anlaşılan gerçekliğin içinden süzülüp çıkarılan ve sonra keyfi biçimde geriye dönerek ona uygulanan boş soyutlamalardır. Buna karşıt olarak diyalektik yöntemin birinci yasası mutlak nesnelliktir. Her durumda, verili bir olgunun hareket yasalarını, onu her bakımdan inceleyerek keşfetmek gereklidir. Diyalektik yöntem, temel felsefi gaflardan sakınarak ve sağlam bilimsel hipotezler koyarak, şeylere doğru biçimde yaklaşmada sonsuz bir değer taşır. Özellikle teorik fizikte, keyfi hipotezlerden doğan mistisizmin şaşırtıcı boyutları düşünüldüğünde, bu hiç de öyle alelade bir avantaj değildir! Ama diyalektik yöntem daima kendi kategorilerini olguların ve süreçlerin dikkatli bir incelemesinden çıkarmaya uğraşır, olguları önceden tasarlanmış katı bir deli gömleğine sığdırmaya uğraşmaz. Engels şöyle yazıyor: Bilimin her alanında, tarih biliminde olduğu gibi doğa biliminde de, verili olgulardan yola çıkılması gerektiğine, bu bakımdan doğa biliminde de çeşitli maddi biçimlerden ve maddenin hareketinin çeşitli biçimlerinden yola çıkılması gerektiğine; bu bakımdan teorik doğa biliminde de iç bağıntıların olguların içine yerleştirilmeyip, onların içinde keşfedilmesi gerektiğine, ve keşfedildiğinde de mümkün olduğu ölçüde deneyle doğrulanması gerektiğine bütünüyle katılıyoruz. Bilim, doğanın işleyişini açıklayabilecek genel yasaların aranmasına dayanır. Deneyimi başlangıç noktası olarak alan bilim, kendisini yalnızca olguların toplanmasıyla sınırlamaz, aksine özelden genele giderek deneyim temelinde genellemeler arar. Bilim tarihi, sürekli derinleşen bir gerçeğe yaklaşma süreciyle karakterize olur. “Bütün hakikat”i hiç bilmeksizin, hakikate adım adım yaklaşırız. Eninde sonunda bilimsel hakikatin testi deneydir. “Deney” diyor Feynman, “bilimsel «hakikat»in tek yargıcıdır.” Düşünce biçimlerinin geçerliliği, son tahlilde, onların fiziksel dünyanın gerçekliğine tekabül edip etmediklerine bağlıdır. Bu, a priori olarak kanıtlanamaz, gözlem ve deneyle gösterilmek zorundadır. Tüm doğa bilimlerinin tersine, biçimsel mantık ampirik değildir. Bilim kendi verilerini gerçek dünyanın gözlenmesinden çıkarır. Uğraştığı bütün konunun aksine, mantığın a priori olduğu varsayılır. Burada biçim ve içerik arasında sırıtan bir çelişki bulunmaktadır. Mantığın gerçek dünyadan çıkarılmadığı varsayılır, oysa sürekli olarak gerçek dünyanın olgularına uygulanır. Bu iki yön arasındaki ilişki nedir?
KAYNAK:belgeci Kant uzun zaman önce mantığın formlarının nesnel gerçekliği yansıtması gerektiğini, yoksa bütünüyle anlamsız olacaklarını açıklamıştı: Bir yargının zorunlu olarak evrensel olduğunu düşünmek için sebebimiz varsa ... onun nesnel olduğunu da, yani yalnızca algımızın bir özneye yaptığı atıf olmayıp, nesnenin bir niteliğini ifade ettiğini düşünmemiz gerekir. Zira eğer diğer insanların yargılarının atıfta bulunduğu ve kendilerini uydurdukları nesnenin birliği olmasaydı, bunların, benim yargımla zorunlu olarak hemfikir olması için hiçbir sebep kalmazdı; dolayısıyla bunların hepsi birbiriyle hemfikir olmak zorundadır. Bu fikir, Kant’ın bilgi teorisi ve mantığında mevcut olan muğlaklıkları ortadan kaldıran Hegel tarafından daha da geliştirilmiş ve nihayet Marx ve Engels tarafından sağlam bir temel üzerine oturtulmuştur. Şöyle diyor Engels: Mantıksal şemalar, ancak düşüncenin biçimlerine ilişkin olabilir; oysa burada bizim uğraştığımız şey yalnızca varlığın, dış dünyanın biçimleridir, ve düşünce bu biçimleri, asla kendisinden değil, dış dünyadan edinip çıkarır. Ama bununla bütün ilişki tersine döner: ilkeler araştırmanın başlangıç noktası değil, onun nihai sonucudurlar; doğa ve insan tarihine uygulanmazlar, onlardan soyutlanırlar; bu ilkelere uyum sağlayan doğa ve insanlık alanı değildir, aksine bu ilkeler ancak doğa ve tarihle uyum içinde oldukları ölçüde geçerli olurlar
KAYNAK:belgeci
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
10/6/2009 - Nedensellik ve Tesadüf
Felsefe ya da bilim öğrencilerinin karşılaştığı sorunlardan biri, özel bir terminoloji kullanıldığında bunun genellikle gündelik yaşam diliyle uyuşmamasıdır. Felsefe tarihindeki temel sorunlardan biri, özgürlük ve zorunluluk arasındaki ilişkidir. Nedensellik ve tesadüf, zorunluluk ve rastlantı, determinizm ve indeterminizm gibi farklı kılıklarda ortaya çıktığında da kolaylaşmayan karmaşık bir sorundur bu. Gündelik deneyimlerimizden zorunlulukla neyin kastedildiğini hepimiz biliriz. Bir şeyi yapmamız gerektiğinde, bunun anlamı başka tercihimizin olmamasıdır. Başka türlü yapamayız. Sözlükler zorunluluğu, özellikle insan hayatı ve davranışlarından ayrıştırılamaz olan ve bunları yönlendiren bir evren yasasına ilişkin olarak bir şeyi olmaya ya da yapılmaya zorlayan koşullar kümesi olarak tanımlıyor. Fiziksel zorunluluk düşüncesi zor ve baskı kavramını içerir. “Zorunluluğa boyun eğmek” gibi ifadelerle anlatılır. “Zorunluluk hiçbir yasa tanımaz” gibi atasözlerinde karşımıza çıkar. Felsefi anlamda zorunluluk, nedensellikle, neden ve sonuç arasındaki ilişkiyle –verili bir eylem ya da olay zorunlu olarak özel bir sonucu doğurur– sıkı sıkıya bağıntılıdır. Örneğin, eğer bir saat boyunca nefes almazsam ölürüm, ya da iki ağaç parçasını birbirine sürtersem ısı üretirim. Sonsuz sayıda gözlem ve pratik deneyim tarafından doğrulanan neden ve sonuç arasındaki bu ilişki, bilimde merkezi bir rol oynar. Tersine, rastlantı, gevşek bir kaldırım taşına basıp sendelememiz ya da mutfakta bir kabı devirmemiz gibi durumlarda görünüşte bir neden olmaksızın gerçekleşen beklenmedik bir olay olarak değerlendirilir. Ne var ki, felsefede rastlantı, şeylerin, yalnızca tesadüfi bir niteliği, yani kendi öz doğasının parçası olmayan bir özelliğidir. Rastlantı, zorunluluktan varolmayan ve gerçekleştiği kadar gerçekleşmeyebilirdi de denilebilecek bir şeydir. Bir örnek verelim. Eğer iki parça kâğıdı havaya atarsam, bunlar yerçekimi yasası gereği normal olarak yere düşecektir. Bu, nedenselliğin, zorunluluğun bir örneğidir. Ama eğer ani bir hava akımı beklenmedik biçimde kağıdın uçmasına neden olursa, buna genellikle bir tesadüf olarak bakılır. Bu nedenle zorunluluk yasaların hükmü altındadır, bilimsel olarak ifade edilebilir ve öngörülebilir. Zorunluluktan kaynaklı olarak gerçekleşen şeyler başka türlü gerçekleşemeyecek olan şeylerdir. Diğer taraftan rastlantısal olaylar, tesadüfler, gerçekleşebilen ya da gerçekleşemeyen olaylardır; açıkça ifade edilebilecek hiçbir yasanın hükmü altında değildirler ve tam da kendi doğalarından ötürü öngörülemezler. Yaşam deneyimi bizleri hem zorunluluğun hem de tesadüfün varlığına ve bir rol oynadığına ikna eder. Bilim ve toplum tarihi de tamamen aynı şeyi gösterir. Bilim tarihinin tüm özü, doğanın belli başlı yapılarının araştırılmasıdır. Temel olan ile olmayan, zorunlu olan ile tesadüfi olan arasında bir ayrım yapmayı yaşamın içinde çok erken yaşlarda öğreniriz. Bilgi birikimimizin belli bir aşamasında bize “düzensiz” görünebilen istisnai şartlarla karşılaştığımızda bile, sonraki deneyimlerin sık sık farklı tipte bir düzenliliği ve ilk bakışta aşikâr olmayan çok daha derin nedensel ilişkileri açığa çıkardığı anlaşılır. Yaşadığımız dünya hakkında akılcı bir fikir ve kavrayışa ulaşma çabalarımız, nedenselliği keşfetme gerekliliğine sıkı sıkıya bağlıdır. Dünyayı öğrenme sürecindeki küçük bir çocuk, sık sık ne yanıt vereceğini şaşıran ebeveynlerini delirtircesine bıkıp usanmadan “neden?” sorusunu sorar. Gözlem ve deneyim temelinde, verili bir olguya yol açan nedeni bir hipotez olarak formüle ederiz. Tüm akılcı kavrayışın temeli budur. Bir kural olarak bu hipotezler, henüz denenmemiş şeylere dair öngörülerde bulunmamızı sağlarlar. Bu öngörüler daha sonra gözlem ya da pratik yoluyla sınanırlar. Bu, yalnızca bilim tarihinin bir betimi değil, aynı zamanda her insan varlığının çocukluğundan itibaren zihinsel gelişiminin önemli bir parçasıdır. Bu nedenle, bir çocuğun en temel öğrenme süreçlerinden evrenin en ileri düzeyde incelenişine kadar sözcüğün en geniş anlamıyla entelektüel gelişimin tümünü kapsar. Nedenselliğin varlığı uçsuz bucaksız bir gözlemler yığını tarafından kanıtlanır. Bu bize yalnızca bilim alanında değil, günlük yaşamda da önemli öngörülerde bulunma yetisini kazandırır. Herkes bilir ki, eğer su 100ºC’ye kadar ısıtılırsa buhara dönüşür. Bu yalnızca bir bardak çay yapmanın değil aynı zamanda, tüm modern toplumun dayandığı sanayi devriminin de temelidir. Yine de, buhara suyun ısıtılmasının neden olduğunun söylenemeyeceğini cidden savunan filozoflar ve bilimciler vardır. Çok geniş bir olaylar yığını hakkında öngörülerde bulunabilmemiz, nedenselliğin, yalnızca olayları tanımlamanın uygun bir yolu değil, aynı zamanda David Bohm’un işaret ettiği gibi şeylerin içsel ve özsel bir görünümü olduğunu da tek başına kanıtlar. Gerçekten de, nedenselliğe başvurmaksızın şeylerin sahip olduğu özellikleri tanımlamak bile mümkün değildir. Örneğin, bir şeyin kırmızı olduğunu söylediğimizde, onun özgün birtakım koşullara maruz bırakıldığında belli bir biçimde tepkide bulunacağını anlatmış oluruz; yani kırmızı bir nesne, beyaz bir ışığa tutulduğunda en fazla kırmızı ışığı yansıtacak olan bir şey olarak tanımlanır. Benzer biçimde, suyun ısıtıldığında buhar, soğutulduğunda buz haline gelmesi, bu sıvının özsel özelliklerinin –ki bunlar olmasızın o su olamazdı– bir parçası olan nitel nedensel ilişkinin bir ifadesidir. Hareket eden cisimlerin genel matematiksel hareket yasaları da benzer şekilde bu cisimlerin özsel özelliğidir, bunlar olmaksızın bu cisimler oldukları şey olamazlardı. Böyle örnekler sınırsızca çoğaltılabilir. Nedenselliğin şeylerin özsel özellikleriyle neden ve nasıl sıkı sıkıya bağlı olduğunu anlamak için, şeyleri statik ve yalıtık olarak düşünmek yetmez. Şeyleri, oldukları gibi, olmuş bulundukları gibi ve gelecekte zorunlu olarak olacakları gibi düşünmek; yani şeyleri süreç olarak analiz etmek gerekir. Tek tek olayları anlamak için tüm nedenleri açıkça belirtmek gerekmez. Gerçekte bu mümkün de değildir. Laplace tarafından ileri sürülen mutlak determinizm türü, Spinoza tarafından şu nükteli pasajla yanıtlanmıştı: Meselâ, yoldan geçen birinin kafasına damdan bir taş düşer ve adamcağızı öldürürse, onlar kendi muhakeme yöntemleriyle, o taşın düşmeye ve adamı öldürmeye mecbur olduğunu göstereceklerdir; eğer o taş o adamın üstüne Tanrının arzusuyla bu amaçla düşmemiş olsaydı, bu kadar çok koşul (bunca koşul aynı anda üst üste geldiğine göre) nasıl şans eseri bir araya gelebilirdi? Belki şöyle yanıtlayacaksınız: “Rüzgâr esiyordu ve adam o yoldan geçmek zorundaydı ve böylece de oldu”. Ama şöyle karşı çıkacaklar: “Rüzgâr neden o zaman esiyordu? Ve neden adam tam da o sırada o yoldan geçiyordu?” Eğer yine, “rüzgâr o zaman ortaya çıkmıştı çünkü deniz çalkantılıydı, bir gün önceki hava ise durgundu, ve adam o yoldan bir arkadaşının davetine katılmak için gidiyordu”diye yanıtlarsanız, sorgularının bir sınırı olmadığından bir kez daha sert bir şekilde şu karşılığı alacaksınız: “Deniz neden çalkantılıydı ve adam neden o zaman davet edilmişti?” Ve böylece sizi nedenden nedene kovalayacaklardır, ta ki siz sevinçle Tanrının iradesine, yani bilgisizlik sığınağına sığınana dek. Böylece gene, hayrete düştükleri insan vücudunu gördüklerinde, böylesi bir maharetin nedenini bilmediklerinden, onun parçalar birbirine zarar vermeyecek şekilde yaratılmasının nedeninin mekanik bir beceri değil ilâhi ya da doğaüstü bir beceri olduğu sonucuna varacaklar. Ve bu nedenle, mucizelerin gerçek sebeplerini arayıp bulmaya ve bir budala gibi onlara ağzı açık bakakalmak yerine bir bilimci gibi doğaya ait olguları anlamaya çabalayan insanlar, yaygın bir şekilde kâfir ve dinsiz olarak addedilir ve bu, doğanın ve Tanrının tercümanı diye ayaktakımının taptığı kişiler tarafından açıkça ilân edilir. Çünkü böyleleri bir kez cahillikten kurtulunduğunda, kendi otoritelerini korumanın ve savunmanın biricik aracı olan şaşkınlığın hepten yitip gideceğini iyi bilirler
KAYNAK:AKLIN İSYANI - Alan Woods - Ted Grant
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
10/6/2009 - Mantik ve Atomalti Dunya
Geleneksel mantigin yetersizlikleri, diyalektik bakis acisindan cok uzak baska filozoflar tarafindan da kavranmistir. Genelde Anglo-Sakson dunyasinda ampirizme ve tumevarimci muhakemeye daha buyuk bir egilim olmustur. Ancak bilim hâlâ, ona kendi sonuclarini degerlendirmesini saglayacak ve karisik olgular ve istatistikler yigini arasinda onun adimlarina, Ariadne’nin labirentteki ip yumagi gibi kilavuzluk edecek felsefi bir cerceveye ihtiyac duymaktadir. Salt “sagduyuya” ya da “olgulara” basvurmak yetmez.
Kiyasci dusunce, yani soyut tumdengelimci yontem, Fransiz geleneginde, ozellikle Descartes’tan beri, cok yaygindir. Tumuyle farkli olan Ingiliz gelenegi buyuk oranda ampirizmden etkilenmistir. Bu dusunce okulu, erken bir donemde, Britanya’dan derin kokler saldigi Birlesik Devletler’e ithal edilmistir. Bu yuzden, bicimsel-tumdengelimci dusunce tarzi, hic de Anglo-Sakson entelektuel geleneginin karakteristigi degildir. “Tam tersine” diyor Trocki, “bilimsel arastirmanin bircok alaninda Ingilizleri muazzam atilimlar yapmaktan alikoymayan bu dusunce okulunun, saf kiyasa yonelik bir yuce-ampirik asagilamayla ayirdedildigini soylemek mumkundur. Eger bu, gercekten olmasi gerektigi gibi son noktasina kadar goturulecek olursa, kiyasin ampirikce gozardi edilisinin, diyalektik dusuncenin ilkel bir bicimi oldugu sonucuna varmamak imkânsiz olur.”
Ampirizm tarihsel olarak hem ilerici (dine ve ortacag dogmatizmine karsi mucadelede) hem de olumsuz (materyalizmin asiri dar yorumu, genis teorik genellemelere karsi durma) bir rol oynamistir. Locke’un, insan zekâsinda duyulardan turetilmemis hicbir sey olmadigi yolundaki unlu savi son derece dogru bir fikrin nuvesini barindirmaktadir, ama tek yanli bicimde ortaya konuldugu icin, felsefenin sonraki gelisimi uzerinde en zararlisindan sonuclara yol acabilmis ve acmistir. Trocki katledilisinden kisa bir sure once buna iliskin olarak sunlari yazmisti:
“Deneyim yoluyla saglananlar disinda, dunya hakkinda hicbir sey bilmiyoruz.” Eger deneyim, dogrudan bes duyumuzun tanikligi olarak anlasilmiyorsa, bu dogrudur. Eger meseleyi dar ampirik anlamda deneyime indirgersek, o zaman, ne turlerin kokeni konusunda, ne de daha zorlu bir konu olarak yerkabugunun olusumu hakkinda herhangi bir hukme varmak bizim icin imkânsiz olur. Her seyin temelinin deneyim oldugunu soylemek, ya cok sey soylemektir ya da hicbir sey soylememektir. Deneyim, ozne ve nesne arasindaki aktif karsilikli iliskidir. Deneyimi bu kategorinin disinda, yani bunun karsisina cikarilmis ve diger bir bakis acisiyla bu cevrenin bir parcasi olan arastirmacinin nesnel maddi cevresi disinda tahlil etmek, bunu yapmak, onu, icinde ne nesnenin ne de oznenin olmadigi, ama sadece deneyime dair mistik bir formulun oldugu sekilsiz bir birlik icinde eritmektir. Boylesi bir “deney” ya da “deneyim” ancak ana karnindaki bebege ozgudur, ama ne yazik ki bebek, kendi deneyinin bilimsel sonuclarini paylasma firsatindan mahrumdur.
Kuantum mekaniginin kesinsizlik ilkesi siradan nesnelere degil, yalnizca atomlara ve atomalti parcacilara uygulanabilir. Atomalti parcaciklar “siradan” dunyanin uydugu yasalardan farkli yasalara uyarlar. Bu parcaciklar, ornegin saniyede 1500 metre gibi inanilmaz hizlarla hareket ederler. Ayni anda farkli yonlerde hareket edebilirler. Durum boyleyken gundelik deneyimde gecerli dusunce bicimleri artik gecerliliklerini yitirirler. Bicimsel mantik fayda etmez. Onun siyah ve beyaz, ya evet ya hayir, ya kabul edersin, ya vazgecersin gibi kategorilerinin, bu akiskan, istikrarsiz ve celiskili gerceklikle hicbir temas noktasi yoktur. Tum yapabilecegimiz, beraberinde getirdigi sonsuz sayida olasilikla birlikte, soz konusu olanin muhtemelen falanca falanca hareket oldugunu soylemektir. Bicimsel mantigin oncullerinden hareket etmenin uzaginda olan kuantum mekanigi, tekil parcaciklarin “tekil olmadiklarini” ileri surerek Ozdeslik Yasasini ihlâl eder. Ozdeslik Yasasi bu duzeyde uygulanamaz, cunku tekil parcaciklarin “kimlikleri” saptanamaz. Uzun “dalga mi, parcacik mi” tartismasinin nedeni budur. Her ikisi de olamaz! Burada “A” “A'” olmakta, ve “A” gercekten ayni zamanda “B” de olabilmektedir. Bu nedenledir ki, bir elektronun konumunu ve hizini, bicimsel mantigin sik ve kesin tarzinda “tespit etmek” imkânsizdir. Bu, bicimsel mantik ve sagduyu icin ciddi bir sorundur, ama diyalektik ve kuantum mekanigi icin degil. Bir elektron hem dalga hem de parcacik niteliklerine sahiptir ve bu deneysel olarak gosterilmistir.
1932’de Heisenberg, cekirdek icindeki protonlarin, degis-tokus kuvveti dedigi bir sey tarafindan bir arada tutulduklarini ileri surdu. Bu, proton ve notronlarin surekli olarak kimlik degistirdikleri anlamina geliyordu. Verili her parcacik, protondan notrona ve tekrar geri protona donusmek suretiyle surekli bir akis halindedir. Cekirdek ancak bu sekilde bir arada durmaktadir. Bir proton diger bir proton tarafindan itilme firsati bulamadan, bir notrona, ya da tersi, bir notron bir protona donusmektedir. Parcaciklarin kendi karsitlarina donustukleri bu surec kesintisiz bicimde gerceklesir, oyle ki, verili bir anda bir parcacigin bir proton mu, yoksa bir notron mu oldugunu soylemek imkânsizdir. Gercekte her ikisidir de: hem odur hem degildir.
Elektronlar arasindaki kimlik degis-tokusu basit bir konum degisimi anlamina degil, “A” elektronunun “B” elektronuyla, diyelim %60 “A” ve %40 “B” (ya da tersi) oraninda bir “karisim” olusturmak uzere karsilikli ic ice gectigi karmasik bir surec anlamina gelir. Daha sonra onlar, bir yanda “A” ve diger yanda “B” olmak uzere kimliklerini tumuyle degistirebilirler. O zaman akis, elektronlarin kimliklerinin belirsiz bir bicimde surup giden ritmik bir karsilikli degis-tokusuyla birlikte, surekli bir salinim icinde tersine doner. Eski kati, sabit Ozdeslik Yasasi, tum varligin temelinde yatan ve bilimsel ifadesine Pauli dislama ilkesinde kavusan bu tur gelgitli bir degisken kimlik karsisinda butunuyle kaybolur gider.
Boylece, 2500 yil sonra Herakleitos’un “her sey akar” ilkesinin harfi harfine dogru oldugu ortaya cikar. Burada soz konusu olan yalnizca kesintisiz bir degisim ve hareket degil, ayni zamanda evrensel bir karsilikli bagintililik ve karsitlarin birligi ve karsilikli ic ice gecme surecidir. Elektronlar yalnizca birbirlerini karsilikli olarak kosullandirmakla kalmazlar, onlar gercekten birbirlerinin icine gecerler ve birbirine donusurler. Platon’un statik, degismeyen idealist evreninden ne kadar da uzak! Bir elektronun konumu nasil saptanir? Ona bakarak. Peki momentumu nasil belirlenir? Iki kere bakarak. Ama bu sefer, sonsuz olcude kucuk bir zaman diliminde olsa bile, elektron degismistir ve artik eskiden oldugu gibi degildir. O artik baska bir seydir. Hem bir parcacik (bir “sey,” bir “nokta”) hem de bir dalgadir (bir “surec”, hareket, olus). Vardir ve yoktur. Bicimsel mantigin klasik mekanikte kullanilan eski siyah ve beyaz yontemi, olgunun gercek dogasi nedeniyle bir sonuc veremez.
1963’te Japon fizikciler, notrino olarak bilinen cok kucuk parcacigin uzayda cok yuksek hizlarla hareket ederken kimligini degistirdigini ileri surduler. Bir noktada bir elektron-notrinosu iken, diger bir noktada bir muon-notrinosu ve bir digerinde de bir taon-notrinosu olmaktadir vb. Eger bu dogruysa, zaten butunuyle darbe ustune darbe yemis olan ozdeslik yasasinin, nihai olum darbesini almis oldugu soylenebilir. Boyle kati, siyah-beyaz bir tasavvur, aciktir ki, modern bilimce tarif edilmis, doganin herhangi bir karmasik ve celiskili olgusunun meydan okumasi karsisinda kifayetsiz kalir.
KAYNAK:belgeci
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
 |
|