26/5/2009 - Çanakkale'de Kaybolan Alay.!!
Çanakkale'de Kaybolan Alayın sırrı!!! Bölükler Anzak Koyu'na çikarken 1915'te Gelibolu'da yartlar korkunçtu: Dizanteri, erleri yere yikip, her tarafa cesetler yayildikça, kabus büyüyordu..."
10 Agustos 1915 Çanakkale... Günesin göz kamastiran parlakligi, toplarin bitmez, tükenmez gürlemelerine karisiyor... Gelibolu Savasi'nin son dönemi, Cehennemi Çanakkale'ye tasimis... Siperler firin gibi... Savas kokusu ile dolu sicak bir rüzgar, ovada eserken, ince bir koz tabakasini da havaya kaldiriyor. Yiyeceklerin, siperlerin, ölü ve yaralilarin üzerine bulutlar halinde çöken iri yesil sinekler, dizanteriye yakalanan Ingiliz askerlerini büsbütün perisan ediyor... Ve Mehmet Akif'in dedigi gibi "O ne müthis tipidir ki; savrulur enkazi beser" iNGiLiZ KOMUTAN YENiILECEKLERiNi ANLAYINCA
Ingiliz askeri tarihinin en büyük yenilgilerinden birine adim adim yaklasiyor. Ingiliz komutan Sir Ian Hamilton, korkunç bir yenilgiye ugrayacaklarini sezmis, savasi kazanmanin tek yolunu, taze kuvvetlerle birlikte yapilacak büyük bir saldirida görmüstü.
NORFOLK ALAYI GELiYOR
Kraliyet Norfolk Alayi, taze kuvvetlerin bir parçasi olarak 29 Temmuz 1915'te Ingiltere'de gemilere bindirildiler. Savas tecrübeleri yoktu. Ordu mensuplarinca tatil gecebi askerleri diye anilan savunma birliklerine bagliydilar. Norfolk alayi, savas hatti gerisinde iklime alismalari için bekletilmeden 10 Agustos günü Suvla Koyu'nda unutulmaz bir macera yasamak hayali yerine, cehennemi andiran kabusla kucaklastilar.
BASLARINA GELECEKTEN HABERSiZ
Sahile yakin bir yerdeki tuz gölü, kavurucu yaz günesinin etkisi ile kurumus ve günesin parlakligini ve isisini ayna gibi Norfolk alayinin üzerine yansitiyordu. Kuzeydeki Kireçtepe, iki yaninda Kavaktepe ve Tekketepe, güneydeki Saribayir arasinda kalan Suvla düzlügü, dev bir arenayi andiriyordu. Ingiltere'nin Dereham Kasabasi'nda toplanan Norfolk alayi 4. ve 5. taburlari, anayurtlarindan uzak bu topraklarda, kendilerinden önce gelenlere mezar olan bölgede saskina döndüler. Savasta hersey olabilirdi ama, Norfolklular, savasin disinda baslarina gelecek olayi asla düsünemezlerdi...
iNGiLiZLERiN BOSUNA HÜCUMLARI
Sir Hamilton, Tekke ve Kavaktepeleri'ne bir gece karanliginda ani ve hizli bir saldiri yapmayi planlamisti. Bu is için 12 Agustos gecesi 54. tümen ilerlemeye basladi. Içlerinde Norfolk tugayi da bulunuyordu. Tepelerin yamacina kadar gemecekler ve safak sökerken saldirmak üzere hazirlanacaklardi. Fakat, gece yürüyüsünün yapilacagi bölgede, Küçük Anafarta Ovasi denilen yerde, Türk askerinin pusuya yattigi saniliyordu. Bu yüzden Bir Norfolk tümeni önden yolu açsin diye 12 Agustos ögleden sonrasi harekete geçti. Bu öncü tümenin ilerleyisi tam bir bozgunla sonuçlanmisti. Gelibolu savasinda Ingilizler'in gösterdigi saskinlik ve beceriksizlik, topçu atisinin 45 dk. önce baslamasina neden oldu. Bosuna cephane harcayan Ingilizler, savas alaninida hiç incelememislerdi. Araziyi bilmiyorlardi. Hedeflerin yerini çalakalem belirlemislerdi. Gücünden habersiz olduklari Türk birliklerini yarimadanin diger tarafinda çizilmisti. 4. Norfolk Taburu, geride olmak üzere 163. tümen, gün isiginda çiplak ovayi geçmeye çalismanin bariz bir hata oldugunu anladiginda, ancak 900 m ilerleyebilmisti. Türkler'in direnci, Ingilizler'in tahmin ettiginden çok daha büyüktü. Ingiliz tümenin büyük bir kismi yogun makineli tüfek atisi altinda kaldigi için oldugu yerde çakilmisti. Ancak sag tarafta yer alan 5. Norfolk taburu daha az bir mukavemetle karsilastigi için ilerlemeye devam etti...
BULUTUN iÇiNE DOGRU
Iste tam bu sirada 22 kisilik bir Yeni Zelanda sahra birliginin gözleri önünde Norfolk alayinin 4. taburuna bagli çok sayida asker, karsilarindaki tepeye yürümeye basladilar. Tepenin üzeri ekmek somunu biçimli beyaz bir bulutla kapliydi. Ingiliz askerleri, yavas yavas tepeye yaklastilar ve bulutun içinde kayboldular. Son asker de bulutun içine girdikten sonra, bulut sanki kargosunu almis gibi yavasça havalandi ve rüzgarin aksi yönüne dogru hareket etti... Dahasi gökyüzünde bu bulutun kopyasi olan 3-4 bulut da rüzgara ragmen yerlerini koruyorlar. Ve sanki diger buluta eskortluk ediyorlar...
KOMUTAN HAMILTON ANLATIYOR
Kumandan Hamilton, Ingiliz Savas Bakani Lord Kitchener'e gönderdigi telgrafta, olayi söyle anlatiyordu: "Savas sirasinda, 163. tümen her bakimdan üstün oldugu bir anda, çok garip bir sey meydana geldi... Türkler'in zayiflamakta olan kuvvetlerine karsi, Albay Sir H. Beauchamp, cesur ve kendinden emin bir subay olarak büyük bir gayretle, hizla ilerledi ve savasin en güzel kismi böyle basladi. Mücadele daha kizismis ve iyice kizismisti. Bu askerlerin çogu yarali ve susuzluktan perisan bir haldeydiler. Bunlar, kampa ancak gece vakti geri dönebildiler. Fakat, Albay, 16 subayi ve 250 askeriyle önüne düsmani katmis, hizla ilerlemesine devam ediyordu... Daha sonra bunlardan hiçbir haber alamadik.Ormanlik bölgeye hücum ettikten sonra gözden kayboldular ve sesleri de duyulmadi. Içlerinden hiç biri geri dönmedi." 267 kisi, hiç bir iz birakmadan kaybolup gitmisti.
YENiLGi KAÇINILMAZ OLDU
O gün ögleden sonra baslayan ilerleyisin basarisizlikla sonuçlanmasi, Sir Ian Hamilton'in savasi kendi lehine döndürme ümidini de yok etmisti. Böylece, 1915 yili sonunda Müttefik Kuvvetler, geri çekilerek, büyük bir yenilgiye ugradilar. Gelibolu savasi, sekiz buçuk ay sürdü.ve 46 bin askerin ölümüyle sonuçlandi. O zamanin savaslari için, korkunç bir rakamdi bu. 1916'da Ingiliz Hükümeti, savasin kaybedilme nedenlerini arastirmak üzere, resmi bir kurulu görevlendirdi.
GiZLENEN RAPOR
Gelibolu Kurulunun Son Raporu adi altinda bastan asagi sansür denetiminden geçmis bir rapor, önce 1917'de ve daha sonra da 1919'da yayinlandi. Raporun asli, 1965 yilina kadar ortaya çikarilmadi. 1918 sonunda, ingilizler, gelibolu'ya sanki galip gelmisçesine geri döndüler. Isgal Kuvvetleri'nin bir askeri savas alaninda gezinirken, Kraliyet Norfolk Alayi'na ait bir rozeti buldu. Çevrede yaptigi bir sorusturma sonunda, bir Türk çiftçisinin kendi arazisinde buldugu bir sürü cesedi, yakindaki bir dereye attigini ögrendi.
DOSYA KAPANMADI
8.5 ay süren Çanakkale Savasi Bogaz'in iki yani için de tam bir Cehennem olmustu. Savasin tarihi yazildi. Ölenlerin , yaralilarin, kayiplarin sayisi tespit edildi. Fakat bir tek sey, özellikle unutulmadi. Kaybolan Norfolk Alayi Askerleri... Ikinci dünya savasindan kalan Philedelphia Efsanesi gibi bu savastan da bu olay tüm gizemiyle kalmisti ortada. Bir çok kitapta bu olaya genis yer verilir hatta bazilari bunun Çanakkale Savasi'nin kendisinden de önemli oldugunu düsünüyor. Philedelphia 2. deneyinde de Eldridge 'in ilk görüldügü limanin NORFOLK olmasi sanki bu isimde bir sey var diye düsündürüyor. Güncel bir konu Titanik... Herkes filmini konusuyor ama arkada inanilmaz bir tarihi gizem var. Olaydan bir asir kadar önce bir yazar kitabinin içerigini bir transatlantigin üzerine kurmustu. Romaninda dev bir transatlantik Avrupa-Amerika seferine çikiyor ve bu ilk seferinde gemi evet bir buz dagina çarparak batiyor. Romandaki geminin adi TITANIA ve ölçüleri asagi yukari Titanik'le ayni.
kaynak:ufonet.be
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
26/5/2009 - Ektoplazma Nedir.??
Ektoplazma
Trans hali sirasinda medyumlarin vücutlarindan, genellikle agiz, burun, kulak gibi organlarindan çikabilip havada yayilan, kimi zaman gözle görülebilen ve elle dokunulabilen, amorf, seyyal maddelere verilen ad. Grekçe’deki” ektos” (disinda) ve “plasma" (yaratilmis, benzeyen) sözcüklerinden türetilen terim, Fransiz fizyolog Charles Richet tarafindan ortaya atilmistir.
Ektoplazma genellikle, beyaz, kirli beyaz, kursuni ve bazen de kirmizi renklerde kendini gösteren, kimi zaman buharimsi, kimi zaman macunumsu bir hal almak üzere yogunlasan bir maddedir. metapsisik arastirmaci Gustave Geley, ektoplazmayi organik bir maddeden çok, organik hale getirilmis bir cevher olarak kabul etmistir. Kimyasal analizinin Alman bilim adami ve psisik arastirmaci A. Schrenck-Notzing tarafindan yapilmasiyla, önceleri seans odalarinda fotograflari çekilmekle yetinilen ektoplazma, kuramsal bir madde olmaktan çikmistir. Kimyasal formülü söyledir: C120 H1134 N218 S5 O249
Schrenck-Notzing, "teleplazma" adini verdigi lenf sivisini andiran bu maddede yag zerrelerine, insan hücrelerine ve bol miktarda lökosite rastlamistir. Schrenk*Notzing bu maddenin bilesiminin yarisinin su oldugunu ve içinde albümin ve kükürt bulundugunu saptamistir.
Çok özel niteliklere sahip bu madde, medyumun etkisi altinda türlü biçimlere (yüz, el, ayak) girebilmekte ve bazen bir insan görünümü kazanabilmektedir. Medyumdan ayri bir insan görünümünün meydana geldigi bazi hallerde, ektoplazmik olusumun tipki bir insan gibi nefes alip verdigi ve iç organlara sahip oldugu saptanmistir. Bu yüzden, bu ektoplazmik olusumlar kimi yayin organlarinda “ruhlarin fotograflari’ diye yer almistir. Ancak, spiritüalistlere göre, maddi olmayan bir varlik olan ruhun fotografi çekilemez; dolayisiyla bu fotograflara “ruhlarin etkisi altinda biçimlenen ektoplazmik tezahürlerin fotograflari" demek daha dogru olur.
Neo-spiritüalizme göre ise, medyumun ektoplazmasini biçimlendiren dogrudan dogruya bedensiz varlik degildir. Medyum, bedensiz varliktan perisprisiyle aldigi vibrasyonel tesirleri imajlara dönüstürür ve yine kendi perisprisiyle ektoplazmasini kendisi biçimlendirir. Bu isi yapmasi için medyumun bir bedensiz varlikla irtibat kurmus olmasi da sart degildir. Medyum (medyumun perisprisi), ektoplazmasini, vücudundaki düzensiz solunumla öldürdügü, daha dogrusu geçici olarak cansizlastirdigi hücrelerin maddelerinden olusturur. (Bu konu Dr. Bedri Ruhselman’in “Medyumluk” adli kitabinda ayrintili olarak açiklanir.)
Kaynak:bilinmeyenler forumu
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
26/5/2009 - Zihin Kontrolü Fenomeni
"ZİHİN KONTROLÜ (MİND CONTROL)" VE "BEYİN YIKAMA (BRAİN WASHİNG)" Gerçekten mümkünmü dür?? Yoksa bir fantezi veya aldatmaca mıdır?? Yoksa psikolojik savaşın bir parçası mıdır?? Hangi olaylarda zihin kontrolü tekniklerinden yararlandığı sanılmaktadır???
ZİHİN KONTROLÜ FENOMENİ Geçmişte birçok zihin kontrolü ve psikolojik savaş tekniği çeşitli amaçlar için kullanılmış ve günümüzde hâlâ kullanılmakta. Zaten son 30 yıldır pek çok istihbarat örgütünün ana hedefi insan beyninin kontrol altına alınması olmuştur. Bu amaç için milyonlarca dolar gizli laboratuvar çalışmalarına ayrılmıştır. Kitaplar tarihte zihin kontrolü ve beyin yıkama operasyonlarına maruz kalmış ve bu konuda ünlü olmuş çeşitli isimler ve olaylarla doludur. Basında son zamanlarda iddia edildiği üzere Türkiye'deki bazı teröristlerin yaratılmasında acaba zihin kontrolü teknikleri mi yatmaktadır? "Zihin kontrolü" psikolojik teknikleri çok iyi kullanan kültlerin, tarikatların veya istihbarat örgütlerinin uyguladığı bir yöntemdir. Temelinde zihin kontrolü bir kişinin veya insan grubunun davranışını kontrol etmek veya değiştirmek için isteği ve bilgisi dışında uygulanan tüm yöntemlere verilen addır. Diğer bir tanımla, "beyin yıkama" (zihin kontrolü), bireyin farkında olmadan davranışlarının kontrol edilmesi ve değiştirilmesine girişimde bulunmak ve bu amaçla herhangi bir yöntemi uygulamaktır. "Psikolojik savaş" ise çeşitli zihin kontrolü tekniklerini de içine alan daha geniş bir kavramdır. Psikolojik savaş, insanların beyninde ve toplumsal psikoloji üzerinde sürdürülen savaştır, hedefi "reel olmayan" birtakım yanlış bilgileri propaganda, zihin kontrolü, medyanın kontrolü, toplu telkin ve beyin yıkama ile "gerçekmiş gibi" göstermektir. Böylece düşmanın veya karşıt güçlerin beyninde ve psikolojik tabanın da da savaşın kazanılması hedeflenmektedir.
PSİKOLOJİK SAVAŞ TEKNİKLERİ
* Çeşitli propaganda faaliyetleri. * Kendini farklı gösterme, demoralizasyon yaratma ve psikolojik kamuflaj teknikleri. * Toplumsal zihin kontrolü. * Bireysel zihin kontrolü. * İleri tekniklerle Mançurya Kobayları (Manchurian Candidate) oluşturma. * Toplumlarda veya bireylerde ideoloji değiştirme, toplum mühendisliği veya toplumu tamamen kendi yönünde devşirme yöntemleri. * Medyanın ve beyinleri etkileyen tüm araçların kayıtsız şartsız kontrolü. * Disinformasyon yayma ve bilgi kirlenmesine yol açma.
Yukarıda ifade edilen teknikler içerisinde en çok uygulanan psikolojik faaliyet şunlardır: Propaganda, bireysel ve toplumsal zihin kontrolü, kimyasal maddeler yardımıyla kişinin düşüncelerinin etki altına alınması. Toplumsal zihin kontrolü toplumu istenilen doğrultuya yöneltmek, o toplumun kültürünü distorsiyona uğratarak çökertmek veya toplumu istenilen amaçlar doğrultusuna çekebilmek amacıyla tüm topluma yapılmaktadır. Toplumsal zihin kontrolüne en güzel örnek ise Hitler'dir. Hitler'in hitabet sanatını ve diğer teknikleri çok iyi bir şekilde kullanarak kitleleri arkasına takması toplumsal zihin kontrolü olarak tanımlanabilir. Toplumsal zihin kontrolü amacıyla televizyondan basına, reklamlardan filmlere kadar her şey kullanılabilmektedir. Bireysel zihin kontrolünden anlatılmak istenen, bir insanın belirli bir ortamda beyin elektrofizyolojısini ve kimyasını etkileyerek, kişiliği ve davranış biçimleri istenen amaç doğrultusunda yeniden şekillendirmektir. İstihbarat örgütleri ve istihbarat örgütlen için çalışan bilim adamları yıllarca insan zihnim kontrol etmek ama-cıyla çeşitli maddeleri kullanmışlardır. Bu maddelerin çoğu, nörotransmitterleri çok sistematik bir şekilde değiştiren halüsinojenler, amfetaminler ve türevleridir (Nörotransmitter: Beyinde nöron adı verilen sinir hücreleri arasındaki biyoelektriksel iletimi sağlayabilen mekanizma; bu mekanizma sayesinde beyinde farklı yerlerde farklı özelliklere sahip nöronlar birbirleriyle nörotransmitterler aracılığıyla iletişim kurarak, duygu, düşünce, bilinç, his, saldırganlık, zeka, uyanıklık, yaratıcılık gibi fonksiyonları belirlerler). Örneğin esrar (THC), sodyum pentotal gibi birçok madde bireysel zihin kontrolü amacıyla kullanılmıştır. THC'nin etkisinde bilinç dışına ait çeşitli bastırılmış motifler, imajlar ortaya çıkar. Güçlü halüsinojenler olan LSD, MDA, STP, Meskalin, PCP, İbogain algılanmakta olan her şeyin distorsiyona uğramasına, renklerin, seslerin veya bilinç dışından gelen her türlü düşüncenin değişmesine yol açarlar. Bu ilaçlarla bir kült içinde insanları transa sokmak ve istenilen amaçlar doğrultusunda kullanmak mümkündür. Sodyum pentotal kemo-hipnoz yapmaktadır ve bunu insanları konuşturmak için kullanmışlardır. Gerçekten kimyasal ajanlar kullanılarak yapay anksiyete, hipnoz, rüya görme hali, ağrıya duyarlılığın artırılması ve azaltılması, hafıza kaybı veya hatırlatma, sersemlik, psikoz, yaratıcı düşünce, aşırı duyarlılık oluşturulabilir.
Beyin yıkama ve ideoloji kontrolünde genellikle şu teknikler kullanılmaktadır: 1) Telkin ve telkine yatkınlık. Gerek hipnoz, gerekse tekrarlayan ritüeller uygulanır. Hemen hemen tüm tarikatlar ve kültler bu teknikleri kullanır. 2) Mevcut tüm psikolojik akardengeyi yıkma. Var olan inanç ve bilinç yapısı sarsılır ve kişi kendi oluşturduğu psikolojik savunma mekanizmalarından mahrum kalarak, yeni bir travmaya ve telkine açık hale gelir. 3) Egoyu zayıflatma. 4) Cinsellik. Pek çok tarikat ve kült cinselliği, libidoyu had safhada kullanarak insandaki haz-ödüllendirme mekanizmalarını harekete geçirir. Bu sırada bazı ilaçların (Ekstazi, MDA vb.) etkilerinden de yararlanılır. 5) Gizemcilik ve üstün güçlere ulaşma. Gizemcilik, parapsikoloji ve mistisizm hemen hemen her tarikatın ve kültün temel parametre olarak kullandığı unsurdur. Bu yeteneklere ulaşma konusunda bazen ilaçlar veya başka psikolojik teknikler de kullanılır (vecd, meditasyon vb.). 6) Eşikaltı algının ve kollektif bilinç dışının, arketipal öğelerin çok sistemli kullanılması. Burada ses, müzik, görüntü, duyma veya görme eşiğinin dışındaki stimülan etkiler, fikirler, film görüntüleri, klişeleşmiş yapılar ve moda gibi unsurlar kullanılmaktadır. 7) Kimyasal maddelerle beynin normal akardengesinin (hemostasis) yıkılması ve yepyeni bir yapı kurulması.
Mançurya Kobayı (Manchurian Canditate) ise kendi iradesi dışında, birtakım beyin yıkama seansları, ilaçlar veya hipnozun etkisiyle başkasının istediği eylemleri yapanlara verilen genel isimdir. Mançurya Kobayı teriminden hedeflenen robot-laştmlmış ve her istenileni yapabilen bireyler elde edebilmektir. Temel konusu LSD, halüsinojenler ve kimyasal ajanlarla beyin kontrolü olan MK-ULTRA projesini başlatan Ailen Dulles'ın 1953 yılında yaptığı konuşma bu bağlamda oldukça ilgi çekicidir. Ailen Dulles yaptığı konuşmada, hedeflerinin ne olduğunu şu cümlelerle açıklamıştır: "Hedef, insan zihnindeki savaşı kazanmaktır. Bu savaşın ilk cephesi propaganda, depolitizasyon ve sansür ile kitlesel sindirmeyi sağlamaktır. İkinci cephe ise bireyin beyninde kazanılacaktır. Hedef, beyin yıkamak, ideoloji değiştirmek ve gerektiğinde birçok Mançurya Kobayı yaratabilmektir."
ZİHİN KONTROLÜ VAKALARI
Tarihte zihin kontrolü operasyonlarına maruz kalmış olabileceği iddia edilen kişilerin bazıları şunlardır: John F. Kennedy cinayetinin faili olan Lee Harvey Oswald'ın bir zihin kontrolü operasyonuna maruz kaldığı düşünülmektedir. Lee Oswald'ın MK-ULTRA isimli zihin kontrol projesinde Mançurya Kobayı haline getirildiği iddia edilmektedir. Bilindiği gibi John F. Kennedy cinayeti hiç çözülememiş, cinayetin tüm delilleri ise Amerikan Derin Devleti tarafından yok edilmişti. Bir zamanların efsanevi sarışını, film yıldızı Marilyn Monroe'nun ölümündeki sır perdesi yıllarca kaldırılamadı. Bazı kişiler onun intihar ettiğini bazı kişiler/kitaplar ise bir ABD Derin Devlet Projesi ya da bildiği sırlar nedeniyle bir zihin kontrolü projesi sonucu öldürüldüğünü iddia etti. Ayrıca Marilyn Monroe'nun Cathy O'Brien gibi MONARCH projesinde kullanıldığı yapılan iddialar arasındaydı. Ünlü Manken Candy Jones'un CIA tarafından hipnozla çoğul kişilik oluşturularak yıllarca çift kişilikle yaşatıldığı iddia edilmektedir. "The Control Of Candy Jones" isimli kitapta belirtildiği üzere Candy Jones isimli manken CIA'de (Morse Allen'ın projesi) hipnoz seanslarıyla Mançurya Kobayı deneylerine tabii tutuldu ve çoğul kişilikle yaşatıldı.
Kennedy karde şlerden biri olan Robert F. Kennedy'nin katili Sirhan Bishara Sirhan'ın da bir zihin kontrolü operasyonundan geçirildiği iddia edilmişti. Sirhan konuşamadan ve iz bırakılmadan öldürüldü. Jim Jones'un kurduğu Halkın Tapınağı Kült'ünün 910 üyesi 1978'de topluca intihar etti. Jonestown Olayı'nın CIA'in toplumsal bir beyin yıkama olayı olduğu iddia edildi. 910 kişinin bir araya gelerek, siyanür içip intihar etmelerinin hiçbir mantıksal açıklaması olamazdı.
Marilyn Monroe'nin ölümündeki sis perdesi kaldırılamadı. İddialar onun ABD derin devleti projesi ya da bildiği sırlar nedeniyle zihin projesi kontrolü sonucu öldürüldüğü yönündedir...
1981 yılında öldürülen john lennon'nun bir MK-ultra projesi kurbanı olduğu iddia ediliyordur onu öldüren david chapman ise kendisini lennon sanıyordu...
Hare Krishna ve diğer okkült dinsel yapılar bu kültlerin daha az ekstrem olanlarına verilebilecek başka bir örnektir. 1981'de öldürülen John Lennon'un katili Mark David Chapman'ın bir ruh hastası olmasının yanı sıra bir MK-ULTRA projesi kurbanı olduğu iddia edilmiştir. David Chapman kendisini John Lennon sanıyordu ve onu öldürürken söylediği sözler şunlardı: "Kanımda hiçbir duygu yoktu. Hiçbir öfke yoktu. Hiçbir şey yoktu. Beynimde ölü bir sessizlik hakimdi. Ölüm, soğuk sessizlik, kalıp yürüyene kadar devam etti. O bana baktı... Beni geçerek ilerledi ve sonra kafamda onu duydum. O bana tekrar ve tekrar 'onu yap, onu yap, onu yap' diye emir verdi." Mark Philips ve Cathy O'Brien tarafından yazılan "Baykuş İmparatorluğu (Trance Formation in America): Bir CIA Zihin Kontrolü Kölesinin Gerçek Yaşam Öyküsü" adlı kitapta Cathy O'Brien kendi ağzından yaşadıklarını anlatmaktadır:
"...MK - ULTRA projesi psikolojik travmayı ve çeşitli teknikleri kullanan bir zihin kontrolü projesiydi. Zihin kontrolü altında, kendi özgür irademi, düşüncelerimi denetleme yeteneğimi kaybettim. Ne soru sormayı, ne çıkarsama yapmayı, ne de bilinçli olarak kavramayı becerebiliyordum; sadece bana söylenilenleri yapıyordum.
...Katılmak zorunda kaldığım pornografi, daha fazla şiddetlenerek, sado-mazoşizmin işkencelerine (S&M) dönüşmüştü. Fiziksel ve/veya psikolojik travmalar; uyku, yemek ve su mahrumiyeti; yüksek voltajlı elektrik şoku; ve belirli hafıza bölümlerinin/kişiliklerinin hipnotik ve /veya diğer yöntemlerle programlanması bu projede uygulandı. Projede pek çok halüsinojen ve uyarıcı madde üzerimde denendi.
...Seks tacirim bütün programlama sürecimi izliyor, kırbacı ve çakısıyla sürekli bana işkence yapıyordu. 'Eğer birisine gidip, olanları anlatsan bile, hiç kimse senin gibi birisiyle işim olacağını düşünmez, bu yüzden kaçacak hiçbir yerin yok' diyordu. Beni sık sık 'atılabilir' olmamla tehdit ediyordu, çünkü ne de olsa, 'ilk başkan modeli olan Marilyn Monroe bütün insanların gözü önünde öldürülmüş ve hiç kimse ne olduğunu anlamamıştı.'
...Birçok ünlü politikacıya, ajana ve daha birçok kişiye rehberlik yapmaya zorlandım. Onlara daha iyi hizmet verebilmek için birçok seks filmi çekildi. Ayrıca uyuşturucu kuryeliğinde beni kullandılar. Kendimde uyuşturucu kullanmak zorunda kaldım. Satanist ritüellere katılmak zorunda kaldım. Bohem Kulübü'nde üçgen şeklinde bir cam fanusa, içlerinde yılanların da olduğu eğitilmiş hayvanlarla birlikte defalarca kapatılmıştım."
Cem Ersever'in öldükten sonra kanında saptanan halüsinojen maddeler ölmeden önce onun zihninin kontrol edilmeye çalışıldığını mı gösteriyor?
Mehmet Ali Ağca kimin emriyle ve hangi unsurların etkisiyle Papa'ya suikast düzenledi?
Canlı bomba PKK militanlarının beyinleri ilaçlarla mı kontrol ediliyor?
Bir zamanlar IBDA-C örgütünün lideri Salih Mirzabeyoğlu'nun (Salih İzzet Erdiş) avukatı Harun Yüksel'in web sitesinde açıkladığı iddialar enteresan: "Mirzabeyoğlu, NSA (Amerikan Ulusal Güvenlik Teşkilatı) tarafından birtakım gelişmiş teknikler sayesinde kontrol altına alınmıştır."
Salih Mirzabeyoğlu'nun yayınlanan "Telegram: Zihin Kontrolü" isimli kitapta böyle benzeri yöntemlerle zihninin kontrol edildiği belirtilmekte. Acaba Mirzabeyoğlu gerçekten de yabancı istihbarat örgütleri tarafından çeşitli yöntemlerle kontrol altına alındı mı?
Kaynak:bilinmeyenler forumu
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
8/3/2009 - Cadılar Gerçekten Var mıdır
CADILAR

Genellikle kadin olarak düsünüler cadilara inanis, özellikle Ortaçag Avrupa' sinda pek yaygindi. Cadilar çesitli inanislarda geceleri dirilip insanlara kötülük yaptigina inanilan ölü olarak tanimlanir. Papa Innocent VIII. Cadi olaylarini inceletmek üzere papazlardan olusan bir kurul olusturur. Bu kurulun hazirladigi rapor XV. yy.' in inanç tarihi için çok önemli bir belgedir. Cadi Tokmagi (La Malleus Maleficarum, 1487) yayimlanan bu raporda söylendigine göre, asiri cinsel istek duyan kimi yasli kadinlar geceleri cadilik etmekteymisler, veya bu yasli kadinlar, insanlar arasinda yasayan ve gündüzleri niteliklerini belli etmeyip geceleyin cadilik eden yasayan ölüler (hortlak) mis.
Büyücülük yapanlarin da bu cadilar olduguna inanilmis ve cadi deyimi büyücü anlamina da kullanilmistir. Hiristiyanlik tarihinde büyücü avcilari gibi cadi avcilari da ünlüdür. Cadi sayilip yakilanlarin sayisinin milyonlari astigi tarihte yazilidir. Bir insanin cadi olup olmadigini anlamak için Hiristiyan dünyasinda yapilan islemler çok ilginçtir. Örnegin, vaftiz suyuna atilip da batmayanlar, vaftiz suyunun onlari istemedigi gerekçesiyle cadi sayilmislardir. Cadi inanci, ilk insan topluluklarindan baslayip günümüzde bile sürüp gitmekte olan çok yaygin olan bir bos inançtir. Magaralarda bulunan ilk cadi resimlerinin I.Ö. 30.000 yillarindan kalma oldugu düsünülmektedir. Bir ölünün hangi sebeplerle cadilastigi da ayri bir inanç konusudur. Örnegin, eski Türk'ler bir ölünün üstünden kedi atlarsa o ölünün cadilasacagina inanmislardir.
Günümüzde cadilar doga tabanli bir inanç sisteminin temsilcileri olarak yer alirlar. Bu açidan bakildiginda bütün cadilar birbirinin ayni inanç sistemini takip etmezler. Onlarin inanç sistemleri ya da gelenekleri genelde kendi toplumlarinin kültürlerini yansitir. Ve yine bir çogu, çoktanricilik inancina baglidir. Bunlar genelde, bagli olduklari kültürlerin tanri veya tanriçalaridir.
Cadi diye tabir ettigimiz bu kisilerden kimileri inanç sistemlerini kendileri yürütürken, bir kismi da Coven denilen gruplar içinde yürütürler. Onlarin deneyim ve bilgi birikimleri nesilden nesile, hep ayni çekirdek grup içinde birbirlerine miras olarak geçer.
Kaynak:ufonet.be
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
8/3/2009 - Aklın Ötesini Bilim Kabul Edecek mi?
Ön Yargının Garip Tarihi
Bilimin doğaüstüne yaklaşımı sert ve tutucudur ama buna rağmen dışlayamaz da. Tarih birbirini izleyen sayısız red ve ardından kabul olaylarıyla doludur. Evren hakkındaki ipuçlarını, Lethbridge´den, Jung´dan, Janet´ten, Fort´dan, simyadan, Astroloji´den ya da büyüden öğrenmememiz için hiçbir neden yoktur. Bu yazıda bilimin sınırlandırılmaması savunulurken, zaman zaman da bilimin dışından gelen seslerin bilimi yönlendirdiğine de dikkat çekiliyor.
Günümüzde doğa üstü olaylar kadar ilgi çeken başka bir konu yoktur. Bilimadamları bu işlerle uğraşanların çoğunun deli olduğunu ve kapatılmaları gerektiğini söylüyorlar. Doğaüstüyle uğraşanlar ise bilimadamlarının önyargılı, sığ görüşlü olduklarını ve entellektüel açıdan dürüst olmadıklarını iddia ediyorlar. İki taraf da nedenlerden, mantıktan ve kanıtlardan söz ediyor. Fakat hiçbiri bir diğerinin bunların anlamlarını bildiğini kabul etmiyor. Genelde bilimadamları daha güçlü bir pozisyonda gözüküyor. Basit anlamda, bilimin, evreni anlamak için sorulan zekice sorulardan oluştuğunu söylüyorlar. Bilimadamlarının gömülecek baltaları yok. İnanç ve doğaüstüyle uğraşanlar (büyücüler, medyumlar vs.) gerçekleri kendi düşüncelerine göre akord edebiliyorlar, gerçek nedenlerden ürküyorlar çünkü nedenler onların dogmalarını ve inançlarını yaralıyor. 1894´de yayınlanan, Andrew White´ın yazdığı "Bilim ve İlahiyatın Arasındaki Savaşın Tarihçesi" isimli kitap utanç verici hikayeyi anlatıyor ve bu kitap hurafeler ve gerçek neden arasındaki parıltıyı gözlar önüne seren bir klasik. Bu açıdan bakınca modern büyücüler, Giordano Bruno´yu yakan ve Galileo´yu dönmeye zorlayan Engizisyon´daki atalarının son kalıntılarını taşıyorlar. Bu güçlü ve karmaşık bir tartışmadır. İyi bilimadamları genelde dominant insanlardırlar ve diğer dominant canlılar gibi kendi yollarında ilerlemeyi severler, inceleme yapmakla görevli bir bilimadamının doğruyu saf bir yürekle ve dürüstçe araması gerçek olamayacak kadar güzeldir. Dünyadaki en doğru bilgilere sahip olabilirler ama, garip bir içgüdü olan "Doğrulanma ve Doğruluk" hissinden habersizdirler. Bu yüzden de bilimsel bir araştırmada tarafsız olamazlar
Darwin nereye kadar doğruydu?
White, kitabında dogmatik kilise mensuplarının dürüst bilimadamlarına olan zulmünü anlatıyor. Fakat kitabı anlatılanların ışığında ya da Bruno ve Galileo´nun biyografisini önceden bilerek okursak, hikayenin asıl anlatmak istediğinin nedene karşı batıl inanç olduğunu görürüz. Hatta daha derinde bunun vahşi bir karmaşaya sıkışmış bir "Doğru İnsan" hikayesi olduğunu anlarız. Giordano Bruno 1600 yılında nedenin sonucu olarak cadı diye suçlandı ve kazığa bağlanıp yakıldı. Francis Yates´in kitabı "Giordano Bruno ve Büyü Geleneği" bizlere, Bruno´nun sadece kendini beğenmiş bir paronoyak olmadığını, onun ayrıca anti-Hristiyan bir büyücü olduğunu da anlatıyor. Galileo ise Bertolt Brechtíin bir oyununda kibirli ve kaba bir bilimadamı olarak gösterilmiş. Aslında Galileo, büyüklük duygusu içinde kötü niyetli bir adamdı. Böylece bu iki kişi birer "Doğru İnsan" olma yolundaydılar ama böyle insanlar sadece bilimadamlarının içinden çıkmıyor. Genelde bilimadamları kendi kuyularını kazarlar. Derin bir önyargı nedeniyle yeni buluşlara karşı dururlar. Örneğin White, Bernand Palissy´nin, fosillerin ölmüş hayvan kalıntıları olduğunu söylediği için büyücü kabul edilerek hapsedildiğini anlatır (1589´da Bastille hapisanesinde öldü). Ama amatör bir jeolog olan Johann Scheuchzer 1708´de aynı şeyleri söylediğinde kimse karşı çıkmadı. Oysa o güne kadar bilimadamları kesinlikle fosillerin canlıya benzeyen eski kaya parçaları olduğunu iddia ediyorlardı. Voltaire de bu tartışmaya katıldı. Doğadaki bu kalıntıların kemik olduğunu kabul ediyordu fakat bunların balıkçılar tarafından atılmış ölü balıkların kalıntıları olduğunu düşünüyordu. Evrim teorisi ilk kez Charles Darwin ya da büyük babası Erasmus Darwin tarafından ortaya atılmadı. Bu buluş bir Fransız diplomat olan Benoit de Maillet´e aittir. Maillet, 1715´lerde bir kitap çıkardı, kitapta tam olarak evrim teorisi anlatılıyordu. Ona göre hayatın tohumu uzaydan gelmişti ve daha sonra ilkel okyanusta basit deniz organizmalarına dönüşmüşlerdi sonra balıklar karaya çıkıp ilk kuşları ve hayvanları oluşturdular. Bu çok uzun yıllar önce olmuştu. Zaten evrim teorisi 1730´larda tartışılan bir konuydu. ve yine de bu teori bilim adına reddedildi. Voltaire´de Maillet´in teorisini toplum huzuruna zarar verir düşüncesiyle yalanladı. 1750´de Kraliyet bahçelerinin yöneticisi olan natüralist Kont Buffon "Dünya Teorisi" adlı bir kitap yazdı. Kitapta, dünyanın aslında güneşin kopmuş bir parça olduğunu ve fosillerinde bugünkü yaratıkların atalarının izleri olduğu anlatılıyordu. Kilise şaşırmıştı Çünkü Buffon´un düşünceleri İncil´deki yaratılış öyküsüyle uyuşmuyordu. Buffon, düşüncelerinin Kutsal Kitabı yalanlamaktan uzak olduğunu açıklamaya çalıştı ve daha sonraları evrim teorisini yaymaya devam etti, hiçbir yasaklamayla da karşılaşmadı. Şair Goethe de evrim teorisine katılanlardandır.
Bilimin inadı gereksiz mi?
Darwin´den sonra ilk yanlışın nerede yapıldığını ve uzun zamandır yanlış giden şeyin ne olduğunu anladık. Karşıtı olan Bishop Wilberforce destek görüyordu. Birisi ona Darwin´in evrim teorisini kanıtlamak için 20 yıl çalıştığını söylediğinde şöyle cevap verdi; "Zeki biri olsaydı on dakika ona yeterdi. Bu da teorisinin yanlış olduğunu gösteriyor." Oxford´da yapılan bir münazarada karşısında T. H. Huxley vardı. Tartışma biraz kızıştığında Huxley´e şöyle bir soru sordu; "Anne ya da baba tarafından maymunların akrabası olduğu düşüncesi seni utandırmıyor mu?" Huxley de ona şöyle dedi; "Akrabalarımın maymun olması beni utandırmaz ama zekasını doğruları çarpıtmak için kullanan bir insanın soyundan gelmek beni gerçekten utandırır." Bu hikaye mücadeledeki yanılgıyı ortaya koyuyor. Aslında çatışma insan soyunun maymundan gelmiş olmasıyla ilgili değil. Eğer öyle olsaydı, Wilberforce´un haklı, Huxley´in haksız olduğunu söyleyebilirdik. Yani aslında bu tartışmanın bizim akrabalarımızla ilgisi yok. Kiliseyi asıl ayaklandıran Darwin´in bulgularının dünyanın görüntüsünü değiştirmesiydi. Bulgular Tanrı´sız ve anlamsız bir kainatta yaşadığımızı düşünmeye yol açıyordu. Bir yüzyıl önce filozof Julien de Lamettrie, insanın ruhunun olmadığı ve mekanik bir birim olarak açıklanabileceği anlatıyordu. Kızgınlık arttı ama bunun dinle bir ilgisi yoktu. Sadece Lamettrie´nin gösterdiği şeylerin yanlış olduğunu kanıtlamak imkansızdı çünkü ruh kanıtlanamıyordu. Darwin, bir ortodoksdu ve hiçbir zaman doğanın ya da amaçsız insanın makine olduğunu söylememişti. Ama teorisi bu kapıya çıkmış gibi görünüyordu. Maymun teorisinin kanıtlanışı Darwinciler için kiliseye karşı kolay bir zafer oldu. Böylece bazı insanlar önyargılarından dolayı alt hayvanlar gibi göründüler. Fakat önyargılarından vazgeçmek istemediler, bunu şeref meselesi haline getirdiler. Oysa, böyle değildi. Bir insanı yıkmanın en kolay yolu özgürlüğünü ve anlamını elinden almaktı. Bu toplum içinde geçerlidir. Eğer Wilberforce, meselenin özüne kadar inecek denli zeki olsaydı, bilimin kendini basit çelişkiler içine soktuğunu ve dikkatli olunmazsa kötü sonuçlar doğurabileceğini anlardı. İnsanlar merak yüzünden bilimci olurlar. Buluşların zevki, yeniliklere olan merak ve bilinmeyen olasılıkların heyecanı vardır. Kiliseyi kızdırmanın tadı, bilimadamlarını dünyanın amaçsız ve anlamsız olduğunu söylemeye iter. Aslında insanların özgürlüğünü ve inancını, sadece din adamlarının dogmalarından kurtarmak adına ele almak mantıksızdır. Bir insanı batıl inançlarından ve inandığı ruhani fikirlerden kurtarmak için ona sadece bir makina olduğunu söylemek aptalcadır. Bu, onun kaderini değiştirme çabasını elinden almak olur. Bilimadamları kafaları bulandıranları açıklamak ve üzerlerinde çalışabilmek için kiliseye karşı çıkmaya heveslidirler. Tıpkı 1789´da burjuvaların Fransa´da, 1917´de komünistlerin Rusya´da iktidara gelmesi gibi, şimdi de bilim de iktidara geçti. Eski rejim yok oluyordu ve dünyalarına eski rejimi sokmak istemiyorlardı. Nasıl ki Papa´nın Güneş Sistemi hakkında konuşmaya hakkı yoksa bilimin de dünyanın ve yaşamın amacı hakkında konuşmaya hakkı yoktur. Darwin, yadsınamayacak bilimsel gerekler bulmuştu. Fakat evrim süresince mekaniklik materyalizmi savunamaz ve kanıtlayamaz. Aynı şekilde Lamettrie´nin insanların makine olduğunu söylemesi de ruhun olmadığını kanıtlamaz. Hiç kimsenin dünyanın sadece bir küre olduğunu, insanın sadece makina olduğunu ve başka hiçbir görevi ve anlamı olmadığını söylemeye hakkı yoktur. Birkaç bilimadamı ve filozof bu totaliter akımdan endişelendiler ve düzeltmek istediler. Genç bir biolog olan Hans Driesch bir zooloji istasyonunda çalışıyor ve şüpheler duyuyordu. Aslında işin felsefi yanıyla değil, pratik tarafıyla ilgileniyordu. Driesch, canlı hücrelerin bir bütünlük içinde hareket ettiklerini belirtiyordu, bu davranış mekanik olamazdı. Böylece, anladı ki, organizmalar sadece bütün olarak ele alındıklarında anlaşılabilirlerdi. 10 yıl sonra bulgularını açıklamaya karar verdi. Ona göre canlı bir organizmanın en can alıcı ve amaçlı yanı tamamen kimyasından ayrılmıştır sanki bir boyuttan hareket etmektedir. Eleştirmenler Driesch´ın ruh ve beden ile ilgili görüşlerini dini inanışların geri dönmesi olarak yorumladılar. Driesch buna karşı çıktı çünkü söyledikleri yapılan yorumlardan daha karmaşık ve ilginçti. 1908´de bilimi felsefe için terketmek hatasını yaptı ve böylelikle bilimadamlarını haklı çıkardı ve gerçek rengini gösterdi. 1941´de ölene kadar bilimadamları onu görmezden geldiler. Olan biten herşey Van Vogt´un "Doğru İnsan" teorisini inceleyerek önceden bilinebilirdi. Bilimadamları ve dinadamları birbirinden farklı değiller
SSCB ve Newton
Trofim Lysenko´nun öyküsü de tıpkı diğerleri gibi ironiktir. Rusya´da 1920´lerin sonlarında Lamarckizm´in bir çeşidi olan bir akım ziraatçi Michurin tarafından ortaya atıldı. İşi meyve ağaçları olan bu adam Stalin´in gözüne girmişti. Michurin´e göre elde edilen özellikler gelecek kuşaklara aktarılabilir kış buğdayı bahar buğdayına çevrilebilirdi. Bir başka yetenekli ziraatçi olan Lysenko ise bu metodu geniş alanlara uyguladı. Böylece 1930´larda Ruslar tarım alanında başarılı oldular. Lysenko, Stalin´in en sevdiği bilimadamı oldu. Bunun nedeni sadece başarı değildi, ayrıca Lysenko´nun felsefesi propaganda için çok uygundu. Lysenko´ya göre irsiyet birşey ifade etmezdi, önemli olan çevreydi. Bu yüzden tüm komünistler yeni nesiller için uygun bir çevre yaratmalı ve yeni Rus tipini oluşturmalıydılar. Bu umutlu görüntü tam anlamıyla Lamarckist bir tutumdu. Bernard Shaw 1900´lerin başından beri benzer şeyler söylüyordu. Ama Lysenko´nun özel bir yeri vardı. Diyalektik materyalizmin içinde yaşıyordu ve özgür iradeye ve amaca yönelik bir felsefeyi öğütlüyordu. 1936´daki bir bilim kogresinde bu çelişki absurd görünmeye başladı. Lysenko, Darwin ve Mendel´e dayanan evrim teorisinin aptalca olduğunu ve faşist bir görüşün ürünü olduğunu söyledi. Ona göre Sovyetlerin materyalist biyolojisi tüm idealist saçmalıkları reddederdi. Sıkı bir Mendelci olan Vavilov ise görüşlerini açıkladığında casus olarak tutuklandı ve hapiste öldü. Savaşın çıkmasıyla Rus biyologların katliamı biraz yavaşladı ama 1948´de Lenin Akademisindeki 5 biyolog Mendel´in irsiyet kanunlarını savunmakla suçlandılar ve sözlerini geri almaları istendi. Sonra kargaşa bitti. Özgür iradeyi savunan Sovyet materyalistler, özgür iradeyi reddeden batılının idealistleri tarafından suçlandılar. Konuşma ve irade özgürlüğünü savunan Batı idealistleri Rusları özgür iradeye inanmayan kişileri hapsettikleri için suçlandılar. Sonunda Stalin öldü ve Khrushchev tarafından diktatörlükle suçlandı. Lysenko da şefinin kaderini paylaştı. Böylece Rus biyologlar optimist materyalizmden pesimist idealizme geçtiler. istediklerini düşünmekte özgürdüler fakat düşüncelerinde özgür irade yoktu. Aslında ne bilim ne de din gerçeklere sahip değiller. Bilim doğruya nesnel yönden yaklaşır ama din de bu şekilde yaklaşır. Basit insanların güce, itibar görmeye ve öz saygıya karşı bir eğilimleri vardır. Geçen dört yüzyıldır bilim doğruyu bilimsel metod içinde arama hayalinin kurbanı olmuştur. Bilimin tarihçesinde bu görüşün getirdiklerini ve ***ürdüklerini görürüz. Aslında bilimadamları da dinadamları kadar kavgacılar hatta karşıtlarını sindirmek için kişisel otoritelerini bile kullanabiliyorlar. Bütün bunlar bilimsel doğrunun ulaşılamaz olması anlamına mı geliyor? Tabii ki hayır. Newton belki de en saplantılı ve paranoyak bilimadamlarından biriydi. Hatta çalınacakları korkusuyla çalışmalarını yayınlamayı bile reddetmişti. Fakat Newton Kanunları bilimsel doğru adına dev bir anıttır. Bu gösteriyor ki, doğru ya da doğrulanan insan tipleri gerçekten büyük bilimadamları olabilirler. Fakat paranoya entellektüel değerin bir göstergesi de olamaz. Buradaki problem, bilimadamlarının dinadamları gibi dogmatik davrandıklarını görecek kadar öz eleştiri yapmamalarıdır. Thomas S. Kuhn "Bilimsel Devrimin Şekli" adlı kitabında problemin özüne değiniyor (1962). 1949´da J. S. Bruner ve Leo Postman, algı konusunda ilginç bir deney tasarladılar. Deneklere oyun kartları gösteriliyor ve isimleri soruluyordu. Bazı kartlar özel olarak hazırlanmıştı ve bilinçli hatalar vardı. Bazı kartlarda siyah kupalar, kırmızı maçalar görülüyordu. Kartlar hızlı bir şekilde gösterildiğinde, kişiler kartlarda bir hata olduğundan bahsetmeden, isimleri sıralıyorlardı. Gösterirken yavaş davranıldığında ise birşeylerin hatalı olduğunu anlıyorlar fakat bir türlü çıkartamıyorlardı. Eğer süre daha uzun olsaydı bir çoğu yanlışı bulabilecekti. Fakat bir de hiç birşeyi farketmeyenler vardı.
Bilime kızan bilinmeyenci;
Kuhn, bilimadamlarının bir teoriyi kabul ettikten sonra onda bir hata olabileceğini kabullenmekten şiddetle kaçındıklarını söylüyor. Eğer küçük bulgular teoriyi çürütüyorsa, onları görmezden geliyorlar. Zıt bulgular artmaya başlayınca da sinirli ve sıkıntılı bir hal alıyorlar. Fakat bu davranışlarının mantıksız olduğunu bilmiyorlar. Bu tür bilimadamlarına göre, tavırlarının nedeni mantıksız saçmalıklarla vakit kaybından kaçınmak. Dr. Gertrude tarafından yapılan bir deney daha sonraları koyunlar ve keçiler deneyi olarak bilinecekti. Dr. Schmeidler, bir grup öğrencinin özel algılarını ölçmek için tahmin kartlarıyla deney yapıyordu. Deneyden önce doğaüstü güçlere ya da telapatiye inanıp inanmadıklarını sordu. İnananlar koyun, inanmayanları ise keçi olarak adlandırıldı. Testin sonunda görüldü ki koyunlar çok iyi sonuçlar elde ederken, keçiler normalin altında tahminlerde bulunmuşlardı. Keçiler inanmadıkları için birbirlerine bakıp hissettiklerinin dışında şeyler söylemişlerdi. Böylece düşüncelerini kanıtlayabileceklerdi. Kuhn, bilinçsiz negatifliği inceleyen ilk kişi değildi. William James "İnsanoğlunun kesin körlüğü üzerine" adlı makalesinde konuya çoktan girmişti. James´in körlük tanımlaması, yıllarını bilimadamlarının dar kafalığını kanıtlamaya adamış bir New York´lunun çalışmalarına dayanıyordu. Bu kişinin adı Charles Hoy Fort´du. İnce bir mizah anlayışıyla metodlu bir şekilde bilimadamlarının hatalarını içeren yazıları ve dökümanları topluyordu. Böylece birçok insanın gözünde aziz haline gelmişti. Fort, 22 yaşında Mark Twain stili öyküler yazmaya başladı. Piramitler, Atlantis ve Mars kanalları hakkında yazıları ve kitapları vardı. 30 yaşlarında Mars´ın medeniyetimizi kontrol ettiğini iddia eden bir kitap yazdı. İkinci kitabında ìçi boş dünya teorisini kabullenerek Güney Kutbu´nun derinliklerindeki medeniyetten bahsetti. Aslında Erich von Daniken tarzında işler yapıyordu ama yaşadığı çağda reklam yoktu ve Fort´un stili 1910´larda pek kabul görmüyordu. 1916´da Fort 42 yaşındayken kendisine küçük bir miras kaldı ve o zaman zamanını çalışmalarına adadı. Tüm vaktini, New York kütüphanelerinde periyodik olarak meydana gelmiş garip ve açıklanamayan olayları incelemekle geçiriyordu. Bir çok kere kendisi de seyahatlerinde rasladığı açıklanamayan vakalara rastladı. Bu vakaların çoğunda gökyüzünden gelen garip nesneler yer alıyordu. Gökyüzünden düşen nesneler sadece meteor değildi. Bazen bir duş bölmesi, taş, kömür, balık, kurbağa bazen kum kütleleri hatta kan bile yağabiliyordu. Bunlar çok aptalca görünüyordu. Ama Fort, 1768´de Fransa´da bazı insanların yıldırım sesine benzer bir ses duyduklarını sonra da gökyüzünden büyük bir taş kütlesinin düştüğünü gördüklerini söyledi. Fransız Bilim Akademisi adına Lavoisier olayları yalanladı ve şahitlerin yalan söylediklerini açıkladı. Ama aynı Akademi 19. Yüzyıl sonuna kadar meteorların varlığını da kabul etmemişti.
"Lanetlerin Kitabı"
Lanetlerin Kitabı"isimli kitapta yüzlerce garip olay toplanmıştı ve böylece Fort edebi bir ün kazandı ama kitap topluma pek ulaşmadı çünkü Fort konudan konuya atlayarak anlaşılmaz bir stil kullanmıştı. Fakat kullandığı malzeme ve döküman gerçekten yeterince şaşırtıcıydı. Örneğin, 1860´larda gerçekleşmiş bir dizi garip olayı anlatmıştı. 1860 Haziran´ında buzla kaplı bir meteor Hindistan, Dhurmsalla´ya düşmüş ve İngiliz Sömürge Komisyonu tarafından incelenerek tarif edilmişti. Peki ama atmosfere girer girmez yanmaya başlayan bir meteor nasıl olup da buzla kaplı olabiliyor? Takip eden gece İngiliz komisyon üyeleri ateş topları gibi hareket eden nesneler görmüşlerdir. Bu sırada Farrukabhad´da kırmızı yağmur vakası yaşanırken, bir Benares gazetesi canlı balık yağmuru olayını gündeme getirmişti. l86l´de Singapur´da bir zelzele olmuş ardından bir fırtına çıkmıştı, fırtınadan sonra sokaklarda oluşan gölcüklerde canlı balıkların yüzdüğü görüldü. Üretilen teorilerin en popüleri yağmurun bir dereyi taşırıp içindeki balıkları şehir sokaklarına taşımış olmasıydı. Fort bu garip gizemin uzayla bir ilgisi olduğunu iddia etti, garip olaylar olduğu sırada geceleri kuzey yarımkürede tanımlanamayan ışıklar ortaya çıkmıştı. Ayrıca gökyüzü aniden kararıyor güneşin üzerine kara bir leke görülüyordu, ardından da deprem olmuştu. Gezegenimizin yüzeyi hakkında bilgimiz olabilir ama, dünyanın içinde dolaştığı sonsuz uzay hakkında pek az şey biliyoruz. Fort´un biyografisini yazan Damon Knigth, Fort´un kitabında anlatılan garip olayların geniş bir kataloğunu yaptı, daha sonra da olayların oluş sırasını gösteren bir grafik oluşturdu. Daha sonra aniden çıkan fırtınalarla gökyüzünde görülen şekillerin ve gökyüzündeki nesnelerle güneş üstünde görülen lekelerin arasındaki bağıntıyı keşfetti. Örneğin olaylar l887´de ve sonra l892´de zirveye ulaşıyorlardı. Knight cesaretle bu olayların astrologların savunduğu doğaüstü etkilerlebağıntılı olabileceğini savundu. Ama buna karşın Fort, bu konuda tartışma yaratacak hiçbir şey söylemedi. Fakat yine de kitabındaki birkaç sayfada 1860 yılında Hindistan´da gökyüzünde uçan garip bir kaya parçası gördüğünden ve başka boyutta bizimkiyle paralel bir evren olduğundan bahsetti. Yazılarında hiçbir fikrini gerçekten ciddiye almadığı hissediliyordu. Tüm amacı bilimadamlarını kızdırıp, strese sokmaktı. Bir de onların bu konularla ilgilenip üzerinde çalışmalar yapmalarını sağlamak istiyordu. Fakat başarılı olamadı. Bilimadamları onu reddetti. 1932´de öldükten sonra Fort´un çalışmalarının büyük bir bölümü unutuldu. Sadece Fort´a hayran bir kesimin oluşturduğu Fort yanlıları topluluğuî çalışmalarla ilgilendi. Bu grup ilk olarak 1940´ların sonunda ilgi çekmeye başladı. Özellikle Kenneth Arnold´un belirlenemeyen uçan nesneler görmesiyle bu ilgi canlandı. Bu uçan nesnelerin sayısı arttıkça da Fort´un yıllarca önce söyledikleri ilgi çekmeye başladı. Örneğin, "Lanetlerin Kitabı" adlı kitap, 1882´de Greenwich Rasathanesi astronomu E. W. Maunder´in yaşadıklarıyla özdeşleşiyordu. Yeşil ışıklar saçarak Ay´ın önünden geçen büyük yuvarlak bir disk görmüştü. Kitapta dünyaya gelen birçok dünyadışı ziyaretçi olduğundan ve insanların da bu ziyaretçilerin ürünü olduğundan bahsediliyordu. Ama Fort, hiçbir zaman Von Daniken tarzı bir "Tanrıların Arabası" teorisini ortaya atmadı. Fort´un bilgiye karşı olan tavrı kulaklarını yere doğru açmak olarak tasvir edilebilir.
Herşey normal olsaydı...
Bu dönemde UFO tartışmaları, Ay´a gidilmesi, diğer gezegenlerde hayat tartışması, Fort´un çalışmalarını hiç olmadığı kadar ünlü yapmıştı. Bir anda bilinmeyenin peygamberi haline geldi. Bu durum aslında yanlış bir sunuştu. Bilimadamları sonunda UFO´ların diğer gezegenlerden gelen ziyaretçiler olabileceğini veya başka bir boyutun varsayımını açıkladılar. Böylece Fort, uzağı görebilen bir öncü konumuna geldi ama bu tanım ona pek uymuyordu. Bilimadamlarını bir düşüncede birleştirmek için bir fikri yoktu. Kitapları çok basit ve tekrarlanabilir tarzdaydı çünkü bilimi eleştirme çabasındaydı. Bu durum bizim incelediğimiz eleştiri tarzının aynasıdır: Bilimadamları ne kadar dürüst olduklarını düşünseler de, nesnel olmalarını engelleyecek önyargıdan kurtulamazlar. Fort´un düşüncelerini bir cümlede şöyle açıklayabiliriz: Psikolojik bir ihtiyaçla hurafelere inanmaya meyilli insanlar, psikolojik nedenlerle bunlara inanmak istemeyenlerden daha az ön yargılıdırlar. Şimdi tüm bu yazının ana konusunu oluşturan sorunu Fort´un fikirlerine uygulayarak tartışalım. Bilim kainatı araştırmanın metodudur, iyi bir araştırmacı ilk önce kendini arındırmalıdır. Evreni araştıran kişi araştırdığını düşündüğü evrenin bir çeşit hayali açıklamasını yapmaya çalışır. (Ptolemy´nin evren teorisinde dünya evrenin merkeziydi, yıldızlar ve diğer gezegenler dünyanın etrafında dönüyordu). Bu tür açıklama ve teorilere örnek diyebiliriz. Bilim tarihine bakarsak, bu tür teoriler kendisinden sonra gelen tarafından çürütülür fakat bu çok otomatik gerçekleşen, hızlı bir süreç değildir. Bilimadamları eski teorilerini bir tarafa bırakmaktan nefret ederler ve sürdürebildikleri kadar devam ederler. Yeni buluşları görmezden gelmeye çalışırlar ve onları yalanlarlar. İlginç bir deneyde kanıtlandığı gibi bizler evrenin sabit ve düzenli bir yer olduğuna inanmaya ihtiyaç duyarız. Dr. Anton Hajos, Innsbruck Üniversitesi´nde 1960´larda yaptığı deneyde herşeyi bozuk gösteren bir gözlük yaptı. Düz Çizgiler yuvarlak, açılar yamru yumru, şekiller tuhaf görünüyordu. Eşyalar olması gerektiği yerde durmuyor görünüyordu. Denek başını oynattığında ise eşyalar yer değiştiriyordu. Deneklere aynı anda gözlükler giydirildi ve bir süre sonra hepsi buna alıştı. Altı günün sonunda çizgiler düzleşti, eşyalar normalleşti ve gözlüğü giyenler dünyayı normal gördüklerine karar verdiler, hepsi birden alışmıştı. Gözlükler çıktığında normal dünyaya alışmakta güçlük çektiler ve ancak birkaç gün sonra kendilerine geldiler. İnsanlar fiziksel olduğu kadar psikolojik yönden de çok güçlü bir uyum mekanizmasına sahiptirler. İşte bu nedenle insanlar imkansız gibi görünen işlere uyum sağlıyorlar. Örneğin, korkunç bir doğal felaketten sonra bu yetenekleri sayesinde sil baştan yapabiliyorlar. Bu nedenle insanlar kendilerini uyumsuz hissettiklerinde yaşamaktan korkarlar. Temel bir güdümüz olan uyum, normal dışı gördüğü herşeyi yadsır ve hemen unutur. Bu bir seçim değil, mekanizmanın sürecidir. Bu yüzden istisnalarla dolu bir dünya, kabusa dönüşür. Hepimiz okulun ilk gününde çektiğimiz sıkıntıyı hatırlarız çünkü çocukluğun o alışılmış kalıplarının dışına çıkmaktan korkarız. Hiç kimse çok fazla yeniliğe katlanamaz. Fakat yine de hiçbir istisnanın ve olağan üstünün olmadığı bir dünyada yaşamak sebze bahçesinde yaşamaktan farksız olurdu. Şairler ve edebiyatçılar genelde alkolik yada madde bağımlısı olarak anılırlar Çünkü böylece fazla normallikten kaçmaya Çalışırlar. Önemli olan bu iki ucun arasında bir denge oluşturmaktır. Bizler, bizi uyanık tutacak yeterince yenilik ve tuhaflığın olduğu ama bizi psikolojik bir bunalımdan koruyacak yeterli uyumun bulunduğu bir dünyaya gerek duyarız. İşte burada bilmeliyiz ki, değişik insanlar değişik uyum derecesine sahiptirler. Bildiğimiz gibi, çoğu bilimadamı eski teorilerini bir kenara bırakmamak için güçlü bir dirence sahiptir. Yine de Lethbridge ve Fort yeni bir teori ve açıklama oluşturamadılar. Lethbridge çok denedi ama hiçbir kitabında onu açık görüşlü bir bilimadamı haline getirecek yeni bir fikir ortaya koyamadı. Fort ise açıkça evren hakkında yeni bir görüşü olmadığını söyledi. Onun en önemli amacı aynı şeyleri tekrar tekrar ortaya çıkarmaktı. İkisi de parapsikoloji dalında yeni bir çığır açacak noktaya varamadılar.
Aklın ötesi mi yoksa?
Örneğin, Lethbridge davranış psikolojisi hakkındaki araştırmasında, aklın içinde bir başka bölüm olduğunu ve bu bölümün tüm cevapları bildiğini söylüyordu. "Uzaklık ve Zamanın Ötesinde" adlı kitabında şöyle yazıyordu; "Jung´un da söylediği gibi ruh, beyinden daha uyanık ve bilgilidir." Ona göre Jung, şuurun bilinmeyen yönlerini açıklayan yegane kişiydi. Fakat hiçbir zaman Jung´u sistemli bir şekilde okuyup onun kollektif bilinçsizlikle ilgili neler söylediğini anlama gayretini göstermedi. Aslında Jung´un bölünmüş kişilik üzerine yaptığı çalışmalar Pierre Janet tarafından daha önce ortaya konmuştu. Böylece aklın bir kısmının bilinçsizken bile beyinden daha bilgili ve uyanık olduğu ortaya çıktı. İnsanı korkunç eylemlere iten tuhaf enerjiyi ve diğer davranış mekanizmalarını tam anlamıyla ortaya koymadan bilim adamlarından memnun edici evren teorileri bulmalarını bekleyemeyiz. Buna benzer bir eleştiri Jung´a da yapılabilir. Kariyerinin ilk yıllarında içgüdüsel bir şekilde, üzerinde çalıştığı aklın bazı bölümlerinin durugörü ve parapsikolojiyle ilgili olduğunu kavradı. Ayrıca unutulmuş olan simya biliminin de parapsikolojiyle yakından ilgisi olduğunu anladı. Simya hakkında üç kitap yazmış olmasına rağmen, doğaüstü ve simyayı bağdaştıramadı çünkü bunun nasıl yapılacağını bilmiyordu. Belki simyanın bir metod olduğunu açıklayan Gurdjieff´in kitaplarını okusaydı bir ipucu bulabilirdi ama hiç ilgilenmedi. Evren hakkındaki ipuçlarını, Lethbridge´den, Jung´dan, Janet´ten, simyadan, Astroloji´den ya da büyüden öğrenmememiz için hiçbir neden yok. Belki de Lethbridge´nin yarım bıraktığını bu şekilde tamamlayabiliriz.
Kaynak:Bilinmeyenler Forumu
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
 |
|