23/11/2009 - Antikorlara Özel "Düşman Tanıma Sistemi"
İnsan vücudu, dışarıdan gelecek zararlı mikroplara ve virüslere karşı son derece hassastır. Ancak her insanın vücudunda, kişiyi zararlı maddelerden korumak için hazır bulundurulan ve güçlü silahlarla donatılmış bir savunma ordusu vardır

Savunma sistemi hücrelerinden oluşan bu ordunun, en gelişmiş teknolojilere sahip silahlarından biri ise, bir çeşit protein olan antikorlardır.
Vücudun savunma ordusunda çok önemli bir rol oynayan antikorlar, küresel yapıya sahip proteinlerdir. Bu yüzden bu proteinler, küresel protein anlamına gelen "immün globulin" (bağışıklık globulini) olarak adlandırılır ve genelde kısaca "Ig" harfleri ile gösterilirler. Kemik iliğinde oluşan B hücreleri tarafından üretilen ve yabancı maddelere karşı kullanılan bu mucize proteinler, savunma sisteminin özel silahlarıdır. İnsan vücudu için hayati önem taşıyan bu özel silahların ilk kez karşılaştıkları düşmanlarına karşı nasıl olup da hatasızca organize oldukları ise, içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda dahi bilim adamları tarafından hala açıklanamayan bir mucizedir.
Antikorlar Bedenimizi Yabancı Maddelerden Nasıl Korur?
1) Savunma hücreleri vücuda giren yabancı hücreleri hemen teşhis ederler. Aynı anda yabancıya karşı kullanılacak etkili silahları -uygun antikoru- da anında tespit edip üretmeye başlar.
2) Antikorlar antijenlerle birleşerek onları yok eder. Ancak burada dikkat çekici olan nokta vücut hücrelerinin düşmanlara birebir uyan silahlar üretmesidir.
3) Görüldüğü gibi antikorlar antijenlere tıpkı anahtarın kilide oturması gibi üç boyutlu bir yapıda kenetlenir ve antijeni etkisiz hale getirirler.
- Plazmada (kanda alyuvarlarla akyuvarların içinde bulunduğu sıvı) bulunan proteinlerin %20'sini vücut sıvılarındaki antikorlar oluşturur. Bu proteinlerin en önemli özelliği, vücuda giren yabancı maddeleri vücudun kendisine ait olan hücrelerden ayırt edebilmeleri ve onları kısa sürede etkisiz hale getirmeleridir.
- Antikorlar, vücuda giren yabancı maddeleri tanıyabilmelerinin yanı sıra, onlarla birleşebilme özelliğine de sahiptirler. Bu özellik sayesinde antikorlar, belirli moleküllerle ya da vücudun yabancı olarak tanıdığı molekül parçalarıyla yani antijenlerle kusursuz bir 3 boyutlu birleşme meydana getirirler.
- Antijenler, yabancı maddelerin üzerinde bulunan ve antikor üretimini başlatan uyarıcı moleküllerdir. Vücut içinde devriye gezen savunma hücrelerinin antijeni tespit etmeleri ile savunma sistemi alarma geçer ve derhal vücuda giren yabancıya uygun antikorlar üretilmeye başlanır. Antijenle, ona uygun olarak üretilen antikor bir araya geldiğinde antijen-antikor kompleksi oluşur ve antijen etkisiz hale gelir. Antikorlar; antijenle birleştiklerinde meydana gelen reaksiyonlar beş ayrı tepki oluşturur. Bunlar şöyle özetlenebilir:
Aglutinasyon: Antikorla antijenler birleşir ve bu şekilde antijenlerin aktiviteleri engellenmiş olur.
Presipitasyon (Çökelme): Antikor ve antijenler, bir kompleks meydana getirir ve bu bileşik, çözeltiden ayrılarak çökelir.
Nötrleşme: Antikor, yabancı maddenin zehirli kısmını kapatır ve zarar vermesini önler.
Eritme: Antikor antijene bağlandıktan sonra, hücre zarının erimesine sebep olur. Hücrenin yapısı bozulduğundan antijen etkisiz hale getirilmiş olur.
Bütünleşme Sistemi: Bu sistem plazmada bulunur, ancak normalde aktif halde değildir. Antijen-antikor birleşmesi bu sistemi harekete geçirir. Sonuçta uyarılan bu sistem, bir seri reaksiyona girer. Bu sistemin enzimleri ortamdaki hastalık yapıcıları yok eder.
Diğer tüm yaratılış mucizeleri gibi, savunma sistemi de evrimcilerin çok önemli çıkmazlarından biridir. 100 milyon farklı türde antikor üretebilen bu sistem, ilk kez gördüğü bir düşmanı bile tanıyabilmekte ve ona uygun antikor üretebilmektedir. Bunun nasıl gerçekleştiği, bilim adamları için hala bir sırdır. Ancak çok açık bir gerçek vardır ki, tüm bu mükemmel yapıyı alemlerin Rabbi olan Allah yaratmaktadır.
100 Milyon Farklı Türde Üretilebilen Antikor
Vücut karşılaştığı hemen hemen her düşmana uygun bir antikor üretebilir. Üstelik üretilen antikorlar, tek bir tip değildir. Her düşman için onun yapısına uygun, onunla başa çıkabilecek bir antikor hazırlanır. Çünkü bir hastalık için üretilen antikor, başka bir hastalık için etkisizdir.
Vücutta her düşmana uygun özel antikor imal ediliyor olması gerçekten üzerinde düşünülmesi gereken, olağanüstü bir durumdur. Çünkü böyle bir olayın gerçekleşebilmesi için, B hücrelerinin karşılaştıkları her düşmanı çok iyi tanımaları, yapısını çok iyi bilmeleri gerekir. Ancak doğada milyonlarca çeşit düşman (antijen) bulunmaktadır. Bu olay, milyonlarca kilidin her birine uygun anahtarı, ilk görüşte yapabilmeye benzer. Ancak burada önemli olan nokta, anahtarı üreten kişinin kilidi eline alıp incelemeden, herhangi bir kalıp kullanmadan, imalatı ezbere yapmasıdır.
Tek bir anahtarın şeklinin bile ezbere akılda tutulması, bir insan için oldukça güçtür. Peki, milyonlarca kilidin her birini açacak milyonlarca anahtarın, üç boyutlu şekillerinin akılda tutulması bir insan için mümkün müdür?
Elbette ki hayır. Ancak gözle göremediğimiz küçüklükteki bir B hücresi, hafızasında milyonlarca bilgi tutmakta, gerektiğinde bu bilgileri doğru kombinasyonlarda adeta bilinçli bir şekilde kullanmaktadır.
Açıkça görülüyor ki, küçücük hücrelerin sergiledikleri bu fevkalade başarının sırrı, insan aklının kavrama sınırlarının ötesindedir. Kısacası bugün insan beyninin ve ileri teknolojinin gücü, hücrelerin gösterdiği mucizenin karşısında çaresiz kalmıştır.
21. Yüzyıl Teknolojisi Hücreler Karşısında İlkel Kalıyor
Bugüne kadar antikorların üretiminin nasıl gerçekleştiği, tam olarak aydınlanamamış bir noktadır. 21. yüzyılın teknolojisi, bu mükemmel üretimin metodlarını anlama aşamasında bile ilkel ve yetersiz kalmıştır. İleriki yıllarda, insana hizmet için yaratılmış olan bu küçük hücrelerin hangi yöntemleri, nasıl kullandıkları aydınlandığında, bu hücredeki mükemmellik ve sanat Allah’ın izniyle daha da iyi anlaşılmış olacaktır.
Karşılıklı konuşmak, anlaşmak, plan yapmak ve bu planlar doğrultusunda mükemmel bir organizasyon ile hareket etmek gibi vasıfların hücrelerden veya organlardan beklenemeyeceği açıktır. Düşünün ki burada söz konusu olan, gözle görülemeyen antikorlardır. Hiç tartışmasız, kalabalık bir insan topluluğu bile, böylesine kusursuz bir biçimde organize olarak hareket edip yapacaklarını aksatmadan, unutmadan, şaşırmadan, karmaşa çıkarmadan yerine getiremez; hele hele savunma yapmak gibi zorlu bir görevi yerine getirmeleri son derece güçtür. Ayrıca, günümüzde vücuttaki savunma sistemine benzer bir sistemin kurulabilmesi ihtimali oldukça uzaktır. Bugün bilim adamları savunma sisteminin ardındaki sırları çözmeye başladıkça, karşılaştıkları manzara karşısında hayrete düşmektedirler. Çünkü bulunan yanıtlar, başka birçok soruyu da beraberinde getirmekte, hücredeki yaratılış mucizesi gittikçe daha fazla gözler önüne serilmektedir.
Bu durumda herkesin kabul etmesi gereken çok açık bir gerçek ortaya çıkmaktadır: Tüm hücreleri yaratan ve onlara insan bedenini savunmayı ilham eden Yüce Allah'tır. Allah sonsuz güç, bilgi ve akıl sahibidir. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:
"... O, herşeyi yaratmıştır. O, herşeyi bilendir." (Enam Suresi, 101)
Kaynak: İlmi Araştırma Dergisi 48. sayı(Haziran 2008) 30. sayfa
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
23/11/2009 - Ziraat Mühendisi Karıncalar
Allah'ın varlığını ve sonsuz kudretini gözler önüne seren deliller yaşadığımız her ortamda bulunmaktadır. Allah Kuran'da insanları sürekli olarak göklerdeki, yerdeki ve ikisinin arasındaki yaratılış delillerini düşünmeye davet eder.

Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. (Bakara Suresi, 164)
Karıncalar da, Allah'ın yarattığı, kusursuz özelliklere sahip canlılardan bir tanesidir. Karıncalar üzerine pek çok bilimsel araştırma yapılmış, bu araştırmalar neticesinde tarım konusunda bazı yeteneklerinin olduğu keşfedilmiştir. Örneğin; diğer adı “atta” olan yaprak kesici karıncaların, koparttıkları yaprak parçalarını başlarının üstünde yuvalarına taşıyarak, mantar yetiştirmek için kullandıklarını, hayretle keşfetmişlerdir. Bazı karınca türlerinin de, bitkilerin besleyici sularını kullanabilmek için yaprak bitlerini sürü halinde bir arada tuttukları keşfedilmiştir. Son yıllarda yapılan araştırmalar ise, karıncaların bunların da ötesinde bir tarım bilgisine sahip olduklarını göstermiştir.
Amazon yağmur ormanlarında yaşayan Myrmelachista schumanni cinsi karıncaların, yaşadıkları bölgede, sadece tek bir cins ağacın yetişmesine izin verdikleri, farklı cinste ekilen ağaçları, vücutlarında ürettikleri formik asitle zehirleyip, kuruttukları gözlemlenmiştir. Karıncanın ağaç seçmesinin nedeni ise, sadece bu tür ağaçlarda yuva kurmasıdır.
Bilim adamları, Myrmelachista schumanni türü karıncaların, bu şaşırtıcı ağaç seçme yöntemini incelemek için, karıncaların yaşadığı ve içinde sadece Duroia hirsuta cinsi ağacın bulunduğu bölgeye, Amazon sediri fidanları ekilmiştir. Ancak bu fidanların bir kısmı karıncalardan korunacak şekilde, bir kısmı ise herhangi bir koruma olmadan yerleştirilmiştir. Beş gün içinde işçi karıncaların korunmaya alınmayan fidanları, vücutlarında ürettikleri formik asitle zehirleyip, kuruttukları gözlemlenmiştir.( New Scientist Magazine, 24 Eylül 2005) Böylece, yaşadıkları alanı yabancı ağaçlardan temizleyen karıncalar, kendileri için yuva olan Duroia hirsuta ağacının gelişmesi için gerekli alanı sağlamış olmaktadırlar. Karıncanın sanki bir kimyager gibi üstün bir şuurla hareket ederek, formik asidi tarım ilacı olarak kullanması, Allah'ın canlıları yaratmasındaki üstün aklın tecellilerinden bir tanesidir.
Karıncalarla ilgili verilebilecek daha yüzlerce örnek vardır. Ancak sadece bir örnek bile, bu mucizelerin Sahibini tanımamız ve O'nun üstün yaratma gücünü tefekkür etmemiz için yeterlidir. Yüce Rabbimiz Allah, Kuran'da, bunun önemini şöyle bildirmektedir:
Yeri de (nasıl) döşeyip-yaydık? Onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda 'göz alıcı ve iç açıcı' her çiftten (nice bitkiler) bitirdik. (Bunlar,) 'İçten Allah'a yönelen' her kul için 'hikmetle bakan bir iç göz' ve bir zikirdir. (Kaf Suresi, 7-8)
Kaynak:İlmi Araştırma Dergisi 60. sayı (Haziran 2009) 55. sayfa
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
23/11/2009 - Kuran-ı Kerim'deki Matematiksel Mucizeler
Kuran, indirildiği günden bu yana tarih boyunca yaşayan her insanın anlayabileceği, kolay ve anlaşılır bir dile sahiptir. Allah, Kuran’ın bu üslubunu "Andolsun Biz Kuran’ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık..." (Kamer Suresi, 22) ayetiyle haber verir
Kuran’ın, aynı zamanda edebi dilinin mükemmelliği, benzersiz üslup özellikleri ve içerdiği üstün hikmet de, onun Allah’ın sözü olduğunun kesin delillerindendir. Bu delillerden biri de yapılan hesaplamalarla saptanan Kuran-ı Kerim’deki matematiksel mucizelerdir.
Yüce Allah, bundan 14 asır önce, insanlara yol gösterici bir kitap olan Kuran-ı Kerim’i indirmiş ve tüm insanlığı Kuran’a uyarak kurtuluşa ermeye çağırmıştır. Ayette de bildirildiği gibi Kuran "...alemlere bir zikr (öğüt, hatırlatma, hüküm ve üstün bir şeref)den başka bir şey değildir." (Kalem Suresi, 52) Kuran indirildiği günden kıyamet gününe kadar, insanlığın tek yol göstericisi olan son İlahi kitap olacaktır.
Kuran’da ancak 20. ve 21. yüzyıl teknolojisiyle eriştiğimiz bazı bilimsel gerçekler 1400 yıl önce bildirilmiştir. Bu mucizelerin yanı sıra, Kuran’ın Allah’ın sözü olduğunu ispatlayan pek çok mucizevi özelliği daha bulunmaktadır. Bu özelliklerden biri de, "matematiksel mucize"leridir.
Kuran’da Kelime Tekrarları
Kuran’ın matematiksel mucizelerine verilebilecek örneklerden biri, Kuran’daki bazı kelime tekrarlarının verdiği ortak sayılardır. Birbiriyle ilgili bazı kelimeler mucizevi bir biçimde aynı sayıda tekrarlanırlar. Aşağıda, bu tür kelimeler ve Kuran içindeki tekrarlanış sayıları yer almaktadır.
Kuran’da;
"Yedi gök" tabiri 7 kere geçer. "Göklerin yaratılışı (halku semavat)" ifadesi de 7 kere tekrarlanır.
"Gün (yevm)" tekil olarak 365 kere geçerken, çoğul yani "günler (eyyam ve yevmeyn)"” kelimeleri 30 defa tekrarlanır.
"Ay" kelimesinin tekrar sayısı ise 12’dir.
"Bitki" ve "ağaç" kelimelerinin tekrar sayısı aynıdır: 26
"Ceza (karşılık)" kelimesi 117 kere yer alırken, Kuran’ın temel ahlak özelliklerinden olan "mağfiret (bağışlama)" ifadesi, bu sayının tam 2 katı kadar yani 234 kere tekrarlanır.
"De" kelimelerini saydığımızda çıkan sonuç 332’dir. "Dediler" kelimesini saydığımızda da aynı rakamı elde ederiz.
"Dünya" kelimesi ve "ahiret" kelimesinin tekrarlanış sayıları da aynıdır: 115
"Şeytan" kelimesi Kuran’da 88 kere geçer. "Melek" kelimesinin tekrar sayısı da 88’dir.
"İman" (tamlama almadan) ve "küfür" kelimeleri Kuran boyunca 25 kere tekrarlanır.
"Cennet" kelimesi ve "cehennem" kelimesi de aynı sayıda tekrarlanır: 77
"Zekat" kelimesi Kuran’da 32 kere tekrarlanırken,
"bereket" kelimesinin tekrarlanış sayısı da 32’dir.
"İyiler (ebrar)" 6 kere tekrarlanırken, "kötüler (fuccar)" kelimesi ise tam yarısı kadar yani 3 kere geçer.
"Yaz-sıcak" kelimeleri ile "kış-soğuk" kelimelerinin geçiş sayıları da aynıdır: 5
"Şarap (hımr)" ve "sarhoşluk (sekere)" kelimeleri de Kuran’da aynı sayıda tekrarlanır: 6
"Dil" ve "vaaz" kelimeleri eşit sayıda -25 kere- tekrar edilir:
"Yarar" kelimesi 50, "bozma" kelimesi de 50 kere tekrarlanır.
"Musibet" kelimesi ve "şükür" kelimesi, Kuran’da aynı sayıda geçmektedir: 75 kere
"Güneş (şems)" ve "ışık (nur)" kelimeleri Kuran’da 33’er kez geçmektedir. * Sayımda "nur" kelimesinin sadece yalın halleri dikkate alınmıştır.
"Doğru yola ileten (Elhuda)" ve "rahmet" kelimelerinin tekrar sayısı eşittir: 79
Kuran’da "sıkıntı" kelimesi 13 kere yer alırken, "huzur" kelimesi de 13 kere tekrarlanmaktadır.
"Kadın" ve "erkek" kelimelerinin tekrar sayısı da aynıdır: 23
Kadın-erkek kelimelerinin Kuran’da tekrar sayısı olan 23, aynı zamanda insan embriyosunun oluşumunda yumurta ve spermden gelen kromozom sayısıdır. İnsanın kromozom sayısı da anne ve babadan gelen 23’er kromozomun toplamı olarak 46’dır.
"Hıyanet" kelimesi 16 kere geçerken, "habis" kelimesinin tekrar sayısı da 16’dır.
Salavat (yani namazlar) kelimesi bütün Kuran’da 5 kere geçer ve Allah insanlara günde 5 defa namaz kılmalarını bildirmiştir.
"Kara" kelimesi Kuran’da 13 kere geçerken, "deniz" kelimesi 32 kere geçmektedir. Bu sayıların toplamı bize 45 sayısını verir. Eğer karaların Kuran’da bahsediliş sayısı olan 13’ü 45’e bölersek, %28,888888888889 sayısını buluruz. Denizlerin Kuran’da bahsediliş sayısı olan 32’yi 45’e böldüğümüz zaman ise, %71,111111111111 sayısını buluruz. Bu oranlar ise, gezegenimizdeki su ve kara parçalarının gerçek oranıdır.
Kuran’da Ebced Hesabı
Arapça alfabedeki her harfin sayısal bir değeri vardır. Yani Arapçada her harf bir rakama karşılık gelir. Bundan istifade edilerek çeşitli hesaplamalar yapılır. İşte yapılan bu hesaba "ebced hesabı" ya da "hisab-ı cümel" denir.
Ebced alfabe düzeninin her bir harfinin bir rakama tekabül etmesi özelliğinden faydalanan Müslümanlar, bunu çeşitli sahalarda kullanmışlardır. Cifr ilmi de bu yöntemlerden birisidir.
Cifr; gelecekte muhtemel olacak işlerden haber veren ilmin adıdır. Buna göre sembolik şekiller ve harflerin ebced sayı karşılıkları üzerinde yapılan yorumlar, bu sahayla ilgilenen kimselerin başvurdukları yollardan biridir. Ebced ile cifr yöntemleri arasındaki en önemli fark; ebced gerçekleşmiş olanın, cifr ise gerçekleşmesi muhtemel olanın ilmidir. Bu hesap yöntemi, çok eski tarihlere kadar uzanan ve daha henüz Kuran indirilmeden önce kullanımı çok yaygın olan bir yazım şeklidir. Arap tarihinde geçen tüm olaylar, harflere rakam değeri verilerek yazılır ve böylece her olayın tarihi de kayda geçilmiş olurdu. Bu tarihler, her kullanılan harfin özel rakam değerlerinin toplanmasıyla elde ediliyordu.
İşte söz konusu bu ebced yöntemiyle, Kuran’da geçen bazı ayetler incelendiğinde, bu ayetlerin anlamlarına uygun olarak birtakım tarihlere denk geldiğini görürüz. Ve bu ayetlerde bahsedilen olayların, ebced hesaplarıyla elde edilen tarihlerde gerçekleştiğini gördüğümüzde ise, söz konusu ayetlerde olaya ilişkin gizli bir işaret bulunduğunu anlarız. (Doğrusunu Allah bilir.)
Kuran’da ebced hesabına örnek olarak 1969 yılında Ay’a çıkılmasını verebiliriz.
"Saat (kıyamet vakti) yakınlaştı ve Ay yarıldı." (Kamer Suresi, 1)
Ayette "yarıldı" anlamına gelen "inşakka" kelimesi kullanılmıştır. Bu kelime "toprağın yarılması, kazılması, kabartma, toprağı sürme..." anlamlarında da kullanılan "şakka" fiilinden türetilmiştir.
"Biz şüphesiz, suyu akıttıkça akıttık, sonra yeri yardıkça yardık; böylece onda taneler bitirdik, üzümler, yoncalar, zeytinler, hurmalar, boyları birbiriyle yarışan ve içiçe girmiş ağaçlı bahçeler. Meyveler ve otlaklıklar." (Abese Suresi, 25-31)
Görüldüğü gibi bu ayette "şakka" kelimesi "ikiye yarılma, ayrılma" manasında değil, "toprağın yarılıp, çeşitli ekinlerin bitmesi" manasında kullanılmıştır. "Şakka" kelimesi bu şekilde değerlendirildiğinde (Kamer Suresi, 1. ayetinde geçen) "Ay’ın yarılması" anlamı yanında, aynı zamanda 1969 yılında Ay’a çıkma olayında Ay toprağı üzerinde yapılan faaliyetler de anlaşılır. (Doğrusunu Allah bilir.) Nitekim bu konuda çok önemli bir işaret daha vardır. Kamer Suresi’nde geçen bu ayetin bazı kelimelerinin ebcedi bizlere 1969 rakamını vermektedir. Bu hesaplama yönteminde vurgulanması gereken önemli bir nokta da, yapılan hesaplamalarda çok büyük ya da çok ilgisiz sayıların çıkma olasılığıdır. İlgili sayının elde edilme ihtimali son derece zayıf olmasına rağmen, böylesine net bir rakamın hesaplanması oldukça dikkat çekicidir.
"... Saat yakınlaştı ve Ay yarıldı..."
HİCRİ: 1390 MİLADİ: 1969
*Yakınlaştı kelimesi Arapçada başta olduğu için sayıma dahil edilmemektedir.
1969’da Amerikalı astronotlar Ay üzerinde incelemeler yapmış, Ay’ın toprağı çeşitli aletlerle kazılmış, yarılmış ve örnek alınarak Dünya’ya getirilmiştir. Ancak şunu da belirtmeliyiz: Elbette Ay’ın yarılması olayı, Allah’ın Peygamberimiz (sav)’e verdiği mucizelerden biridir. Bir hadiste bu mucize şöyle bildirilmiştir:
"... Said ibn Ebi Arube, Katade’den; o da Enes ibn Malik (R)’den tahdis etti: Mekke ahalisi Resulullah’tan kendilerine bir ayet (bir mucize) göstermesini istediler. O da onlara Ay’ı iki bölünmüş gösterdi, hatta Mekkeliler Hıra Dağı’nı o iki bölük arasında gördüler." (Sahih-i Buhari ve Tercemesi, c. 8, no. 88)
Yukarıda anlatılan mucize, ayette haber verilen Ay’ın yarılması olayıdır. Ancak Kuran her çağa bakan bir kitap olduğu için, bu ayetle günümüzde Ay’ın keşfi konusuna da dikkat çekildiği düşünülebilir. (Doğrusunu Allah bilir)
Kuran, Allah’ın Sözüdür
Kuran, herşeyi yoktan var eden ve ilmiyle tüm varlıkları kuşatan Yüce Allah’ın sözüdür. Allah bir ayetinde, Kuran’la ilgili olarak, "... Eğer o, Allah’tan başkasının Katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok çelişkiler bulacaklardı" (Nisa Suresi, 82) buyurmaktadır. Kuran’ın içinde yer alan her bilgi, bu İlahi kitabın bilinmeyen gizli mucizelerini ortaya koymaktadır. Gerek bilimsel konularda, gerek geçmişten ve gelecekten verilen haberlerde gerekse matematiksel şifrelemelerde o dönemde hiçbir insan tarafından bilinemeyecek gerçekler ayetlerde haber verilmiştir. Kuran’ın içinde yer alan her bilgi, bu İlahi kitabın bilinmeyen gizli mucizeleri, Yüce Rabbimiz’in üstün aklının ve sonsuz ilminin delillerinden sadece bir tanesini göstermektedir. İnsana düşen ise, Allah’ın indirdiği bu İlahi kitaba sımsıkı sarılmak ve onu kendisine yol gösterici olarak kabul etmektir.
"Bu indirdiğimiz mübarek bir Kitap’tır. Şu halde O’na uyun ve korkup-sakının. Umulur ki esirgenirsiniz." (Enam Suresi, 155)
"Gerçekten o (Kur’an), alemlerin Rabbinin (bir) indirmesidir." (Şuara Suresi, 192)
Kaynak: İlmi Araştırma Dergisi 62. sayı (Ağustos 2009) 28. sayfa
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
23/11/2009 - Evrimciler Hala Cevap Veremiyor: 5000 Yıl Önce Mısır Piramitleri
MÖ yaklaşık 2500 yılında inşasına başlanan ve içinde yaşadığımız dönemde dahi en görkemli yapılar arasında sayılan piramitler, Pisagor, Arşimet ve Öklid gibi ünlü matematikçilerden 2000 yıl önce bu derece ince hesaplarla nasıl inşa edildi?

Piramitlerin inşasında kullanılan dev taşlar ne şekilde inşaat alanına getirildi?
O dönemin insanları bu dev taşları hangi teknikleri kullanarak taşıdı, metrelerce yükseklikte nasıl üst üste koydu?
Antik Mısır’da Elektrik Var mıydı?
Evrimci bilim adamları, bir safsata olan, tek hücreden çok hücreye ve ardından maymundan insana doğru uzayan sözde evrim sürecini açıklayabilmek için, kendilerince tarihin gelişimini de senaryolaştırmışlardır. Bunun için sözde, ‘ilkel insan’ın yaşam şeklini açıklayan "mağara devri", "taş devri" gibi hayali dönemler uydurmuşlardır. Bu iddialarını kendilerince kanıtlayabilmek için de çeşitli yöntemler kullanmaya çalışmışlardır. Örneğin arkeolojik kazılarda bir taşı, bir ok parçasını veya bir çömleği bu doğrultuda yorumlamışlardır. Oysa karanlık bir mağarada postlara bürünerek oturan, konuşma yeteneği olmayan yarı insan yarı maymun canlılar, yalnızca birer hayal ürünüdür. İlkel insanın hiçbir zaman var olmadığının, taş devrinin hiçbir zaman yaşanmadığının en açık delillerinden biri ise hiç kuşkusuz Mısır Medeniyeti’nin en önemli parçaları olan piramitlerdir.
Görkemli Bir Medeniyet: Antik Mısır
Antik Mısır, insanoğlunun binlerce yıl önce kurduğu en görkemli medeniyetlerden bir tanesidir. Tıpta, bilimde, sanat ve estetikte çok ileri seviyelere ulaşan ve günümüze yüzlerce eser bırakan eski Mısırlılar, ilkel bir toplumun devamı olamayacak kadar engin bir tecrübeye ve bilgi birikimine sahiptiler. Günümüzde dünyanın pek çok bölgesinde, Mısırlıların ulaşmış olduğu medeniyet seviyesine ulaşılamamıştır. Örneğin bugün Afrika'nın çeşitli bölgelerinde, Güney Amerika'nın bazı yörelerinde, Asya'nın çeşitli topraklarında Mısır da dahil olmak üzere pek çok yerde medeniyet seviyesinden çok geri bir yaşam sürülmektedir. Tıp, anatomi başta olmak üzere şehir planlamacılığında, mimaride, güzel sanatlarda, tekstilde çok başarılı olan Mısır medeniyeti, bugün büyük bir takdir ve hayretle bilim adamları tarafından incelenmektedir.
Sırlarla Dolu İnşa Teknolojisi
Antik Mısır'da inşa edilen ve günümüzde hala büyük bir hayranlıkla izlenen en önemli eserler gizemli piramitlerdir. Bu piramitlerin en ihtişamlısı olan "Büyük Piramit" şimdiye kadar dünya üzerinde inşa edilmiş en büyük taş yapı olarak kabul edilir. Bu piramitin nasıl inşa edildiği konusunda Herodot zamanından itibaren birçok tarihçi ve arkeolog, çeşitli teoriler ortaya atmıştır. Kimileri bu piramitin yapımı sırasında kölelerin çalıştırıldığını ve rampa tekniğinden basamaklı piramite kadar birçok yöntemin kullanıldığını savunmuştur. Bu yöntemlerin karşımıza çıkan manzarası şöyledir:
- Bu piramidi kölelerin inşa etmiş olma ihtimali durumunda, çalışan köle sayısının 240.000 gibi olağanüstü bir rakam olması gerekirdi.
- Eğer inşa tekniği olarak rampa yöntemi kullanılmış olsaydı, piramitin yapımı bittikten sonra bu rampanın yıkılması için yaklaşık 8 yıl gerekirdi. Mısır bilimcisi Garde-Hansen'e göre bu, makul bir teori değildi. Çünkü bu rampanın yıkılmasından sonra geride kalan dev moloz artıklarını bir yerlerde görmemiz gerekirdi. Ama böyle bir delile hiçbir yerde rastlanmamıştır.Moustafa Gadalla, sf.115)
Garde-Hansen, diğer teorisyenlerin önemsemediği bazı yönleri ele almış ve şunları söylemiştir:
"Piramidi ziyaret ettiğinizde şaşırtıcı görüntüleri gözünüzün önüne getirmeye çalışın: 5000 yıl önceki taş ocağı işçisi, günde, piramitlerin inşasında kullanılan 330 taş blok üretiyor. Suyun bastırdığı mevsimde, günde 4000 blok Nil nehrinin üzerinde taşınıyor ve Giza platosuna gelindiğinde bu taşlar platodan yukarıya taşınarak, piramidin inşa edileceği bölgeye ulaştırılıyor. Eğer bu şartlar altında taşıma işlemi gerçekleşiyor olsaydı, dakikada 6.67 blok taşınması gerekirdi. Bu sonuç, sunulan teorinin geçersizliği için yeterli bir rakamdır".(Moustafa Gadalla, sf.116)
Bunların yanı sıra, piramidin bir yüzeyinin alanının yaklaşık olarak 2.5 hektar olduğu düşünülürse, her bir yüzeyin yaklaşık olarak 115.000 kaplama taşıyla kaplanmış olması gerekir. Bu taşlar da öylesine itinayla yerleştirilmiştir ki, taşlar arasında bırakılan mesafe bir kağıdın geçmesine olanak vermeyecek derecede dardır.(a.g.e)
Tüm bunlar piramitlerin yapımlarıyla ilgili sırların günümüz bilim ve teknolojisiyle dahi çözülemediğini gösteren bilgilerden bazılarıdır.
Gize’deki Piramitlerle İlgili Çarpıcı Bilgiler
Gize'deki (Kahire yakınlarında bir Mısır kenti) piramitlerle ilgili yapılan bazı matematiksel araştırmalar, eski Mısırlıların çok gelişmiş bir matematik ve geometri bilgileri olduğunu göstermektedir. Bu hesaplamalara göre, piramitleri planlayanların matematik ve geometri bilgisi dışında, dünyanın ölçüleri, çevresi, ekseni ve bu eksenin eğimi gibi bilgilere de sahip olmaları gereklidir. MÖ yaklaşık 2500'lü yıllarda inşasına başlanan piramitlerle ilgili bu bilgiler, ünlü matematik bilginleri Pisagor, Arşimet ve Öklid’in zamanından 2000 yıl öncesinde bu piramitlerin inşa edildiği göz önünde bulundurulursa, çok daha çarpıcı bir hal almaktadır:
- Piramitin açıları Nil deltasını iki eşit yarıya böler.
- Gize'nin üç piramiti aralarında, bir Pisagor üçgeni oluşturacak biçimde düzenlenmiştir. Bu üçgenin kenarlarının birbirlerine oranları 3:4:5'tir.
- Piramitin yüksekliğiyle çevresi arasındaki oran bir dairenin yarı çapıyla çevresi arasındaki orana eşittir.
- Piramit dev bir güneş saatidir. Ekim ortasıyla mart başı arasında düşürdüğü gölgeler mevsimleri ve yılın uzunluğunu gösterir. Piramiti çevreleyen taş levhaların uzunluğu, bir günün gölge uzunluğuna eşittir.
- Piramitin dikdörtgen biçimindeki tabanının normal kenar uzunluğu 365,342 Mısır endazesine (dönemin ölçü birimi) denk gelir. Bu sayı günümüzde de kullanılan güneş yılının günlerinin sayısına oldukça yakındır. (Günümüzde güneş yılının gün sayısı 365,224 olarak hesaplanmaktadır.)
- Büyük Piramitle dünyanın merkezi arasındaki uzaklık, Kuzey Kutbuyla piramitin arasındaki uzaklığa eşittir.
- Piramitin tabanının yüzeyi, anıtının yarısının iki katına bölündüğünde, "pi" sayısı elde edilir.
- Piramitin dört yüzünün toplam yüz ölçümü piramitin yüksekliğinin karesine eşittir.(Sfenks'in Gözleri, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1989, sf. 152)
Antik Mısır’da Elektrik Var Mıydı?
Dendera'daki (Nil nehrinin batı kıyısında bulunan bir şehir) Hathor Tapınağı'nda bulunan bazı duvar resimleri, antik Mısır’la ilgili oldukça ilginç bir bilgiyi gün yüzüne çıkarmıştır. Resimde yer alan figürler, antik Mısırlıların elektriği bildiği ve kullandığı ihtimalini gündeme getirmiştir. Söz konusu resim dikkatlice incelendiğinde, tıpkı günümüzdeki gibi yüksek voltaj yalıtımının o günlerde de kullanıldığı görülür: Ampul görünümündeki şekil dikdörgen bir sütun (bu sütun izolatör olarak kullanıldığı tahmin edilen ve ced sütunu olarak adlandırılan bir sütundur) tarafından desteklenmektedir. Resimdeki şeklin günümüz elektrik lambalarıyla olan bu şaşırtıcı benzerliği, çok düşündürücüdür. Tungsten ışığının kaşifi olan Dr. Colin Fink, Mısırlıların bundan yaklaşık 4300 yıl öncesinden, zıt kutupla bakıra elektrik kaplamayı bildiklerini söylemektedir. Bu kaplama, kendisinin 1933 yılında sülfürü kullanarak denediği bir yöntemdir.
Resimde tarif edilen bu sistemin ışık yayıp yaymadığı, bilim adamları tarafından denenmiştir. Avusturyalı elektrik mühendisi Walter Garn, kabartmada yer alan resmi çok detaylı olarak incelemiş, resimdeki ampulü, yılanlı teli, duyu, ced sütunu olarak kullanılan izolatörün aynısını yapmıştır. Ve ortaya çıkan sistem etrafı aydınlatmış, yani ışık yaymıştır.(Yüce Tanrı'nın İzinde, Cep Kitapları, İstanbul, Nisan 1995, sf. 186)
Mısır'da elektriğin kullanılmış olabileceğini gösteren delillerden biri de piramitlerin iç duvarlarında hiç is izinin bulunmamasıdır. Eğer evrimci arkeologların iddia ettiği gibi, aydınlatma için meşale ve benzeri malzemeler kullanılmış olsaydı duvarlarda mutlaka is olması gerekirdi. Ancak piramitlerin en içteki dehlizlerinde dahi böyle bir is izi yoktur. Gerekli aydınlatma sağlanmadan, inşaatın devam etmesi, daha da önemlisi duvarlardaki gösterişli resimlerin yapılabilmesi mümkün değildir. Bu da Mısır'da elektriğin kullanılmış olma ihtimalini güçlendirmektedir.
Piramitler Tekrar İnşa Edilmek İstense...
1978'de Amerika'daki, Indiana Limestone Institute of America Inc. (dünyada kireç taşı ocakları konusunda en büyük ve en uzman kuruluş), bugün Büyük Piramit gibi bir piramit inşa edilmek istense, insan gücü ve materyallerin ne olması gerektiği hakkında bir araştırma yapmıştır. Sonuç oldukça düşündürücüdür; şirket yetkilileri, piramitlerin inşasındaki zorluğu şöyle açıklamaktadırlar:
Eğer mümkün olan gücü maksimuma çıkartsak, bu da bugünkü üretimi üç katına çıkartmak anlamına gelir ki, bu kadar kireç taşını ocaktan çıkarmak ve transfer etmek ancak 27 yıl sürer. Üstelik tüm bu çalışmalar, Amerika'nın üstün teknolojisiyle yani hidrolik çekiçler, elektronik kristal başlı testereler kullanılarak yapılabilir. Bu büyük çaba, sadece kireç taşını madenden çıkarmak ve onu taşımak için kullanılacaktır. Ve buna, Büyük Piramit'in inşası için gerekli olan laboratuvar testleri ve bunun gibi ön çalışmalar dahil değildir.(Nova Productions, Who Built the Pyramids, www.pbs.org)
- Peki Antik Mısır'da bu dev piramitler nasıl inşa edilmiştir?
- Kayalık taraçalar hangi güçle, hangi makinelerle, hangi teknikle düzleştirilmiştir?
- Kaya mezarları hangi imkanlarla kazılmıştır?
- İnşaat sırasında aydınlatma nasıl sağlanmıştır? (Piramitlerin ve mezarların duvarlarında ve tavanlarında, herhangi bir kararma ve is izine rastlanmamıştır.)
- Taş bloklar taş ocaklarından nasıl çıkarılmış, farklı şekillerdeki taşların kenarları nasıl düzleştirilmiştir?
- Tonlarca ağırlıktaki bu taşlar nasıl taşınmış ve birbirlerine santimetrenin binde biri gibi bir yakınlıkta nasıl birleştirilmiştir?
Bu soruları daha da artırabiliriz. Evrimcilerin bu soruları, insanlık tarihi konusundaki yanılgılarından yola çıkarak akılcı ve mantıklı bir şekilde cevaplayamayacakları açıktır. Antik Mısır, sanatıyla, tıbbıyla, mimarisi ve kültürüyle dev bir medeniyet kurmuştur. Mısırlıların geride bıraktıkları eserler, kullandıkları tedavi yöntemleri, sahip oldukları bilgi birikiminin ve tecrübenin en önemli delillerindendir.
Arkeolojik bulgular evrimcilerin "ilkel insan" iddiasını çürütmektedir ve günümüze kadar elde edilmiş tüm arkeolojik bulgular göstermiştir ki; insan, var olduğu günden bu yana insandır ve yüksek bir kültüre sahiptir. Dolayısıyla evrimcilerin iddia ettiği "tarihin evrimi" hikayesi de hiçbir zaman gerçekleşmemiştir.
Geçmişin İzleri Evrimi Yalanlıyor
Mısır'da kurulan medeniyet ve tarih boyunca kurulan diğer tüm medeniyetlerin her biri akıl ve irade sahibi insanlar tarafından kurulmuştur. Üstelik bunlar çok eski dönemlere ait medeniyetlerdir. Bugün Mısır'ın MÖ 2500 yılındaki eserlerini inceleyerek hayranlığımızı dile getiriyoruz ve bilim adamları ve konuyla ilgili uzmanlar bu eserlerin nasıl meydana getirilmiş olabileceğini tartışıp araştırıyorlar. Ancak şu nokta çok önemlidir; Mısır'da bugün izlerine rastlanan 5000 yıl önceki medeniyet, elbetteki binlerce yılın tecrübe ve bilgi birikimi ile oluşmuştur. Yani bu medeniyetin kökleri daha da öncesine dayanmaktadır. Dolayısıyla evrimcilerin ve tarihin evrimine inananların iddia ettikleri gibi ilk çağlarda ilkel ve konuşma yeteneğinden yoksun, sadece hayvan avlayarak geçimini sağlayabilen, yarı hayvan insanlar yoktu. İnsan ilk yaratıldığı günden bu yana, günümüz insanının sahip olduğu zeka, estetik anlayışı, kavrayış, bilinç ve ahlak gibi tüm insani özelliklere sahipti. Geçmiş devirlere ait bulgulara ancak bu şekilde ön yargısız bakıldığında, "insanlık tarihi"nin doğru ve net olarak anlaşılması mümkün olacak, Yüce Rabbimiz'in yaratma ilmi ve sanatı takdir edilebilecektir. Bu ilim ve sanat, Kuran'da şöyle bildirilmiştir:
"Allah, yeryüzünü sizin için bir karar, gökyüzünü bir bina kıldı; sizi suretlendirdi, suretinizi de en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı ve size güzel-temiz şeylerden rızık verdi. İşte sizin Rabbiniz Allah budur. Alemlerin Rabbi Allah ne Yücedir."(Mümin Suresi, 64)
Kaynak:İlmi Araştırma Dergisi 50. sayı (Ağustos 2008) 28. sayfa
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
14/11/2009 - Merkür Demir Zengini
Güneş’e en yakın gezegen olan Merkür’ün yüzeyinde sanılandan çok daha fazla demir ve titanyum olduğu tespit edildi. Amerikan uzay aracı Messenger'ın Merkür (Utarit) ile 29 Eylül'deki üçüncü buluşması, Güneş'e en yakın ve en küçük gezegenin yüzeyinin neredeyse tamamının gözlenmesine olanak sağladı. Messenger’ın gönderdiği verilere göre Merkür’ün yüzeyinde bol miktarda demir ve titanyum bileşikleri bulunuyor. Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi'nin (NASA) açıklamasına göre, Messenger'ın Merkür'e Ocak ve Ekim 2008'deki iki ziyareti ile bu gezegene 1974 ve 1975'te yaklaşan ilk uzay aracı Mariner 10'un yakın geçişlerinden sonra bu üçüncü buluşmada, gizemli gezegenin yüzde 98'i tamamen gözlendi ve fotoğraflandı. Merkür'ün incelenmedik sadece kutupları kaldı. Messenger'ın 2011'de Merkür'ün yörüngesine kalıcı olarak girmesinden sonra bu bölgeleri de incelemesi bekleniyor.29 eylül'deki üçüncü buluşmasında Merkür'ün binlerce fotoğrafını çeken Messenger programında görevli bilim adamları, Merkür'e 230 kilometre uzaklıktan geçen ve saatte 19 bin kilometre hızla yol alan Messenger'ın kamerasının, yavaşlayarak gezegenden bir önceki geçişi sırasında göze çarpan krater ve jeolojik oluşumlara odaklandığını belirtmişlerdi. Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamaları Fizik Laboratuvarından araştırmacılar da Merkür'ün yakınından geçiş sırasında özellikle biri 145 kilometre, diğeri 20 kilometre genişliğinde iki krater ve çevrelerindeki açık renkli toprağı inceleyeceklerini bildirmişlerdi. Toplanan bilgiler, gezegenin yüzeyinde daha önceki tahminlerden çok daha fazla oranda demir ve titanyum elementleri bulunduğunu gösterdi. Çok yüksek yoğunluk derecesinden ötürü, gezegenin göbeğinin ise zaten yüksek oranda demir içerdiği düşünülüyordu. Merkür'ün yer çekiminin etkisiyle hızı saatte 6 bin kilometreye düşen uzay aracı, gezegenin bir kuyruklu yıldızın kuyruğuna benzeyen ince atmosferinin kalsiyum ve sodyum ile diğer atomlarını da incelemişti. Merkür'ün yüzeyi, titanyum ile okside olmuş bol miktarda demir barındırıyor.NASA'nın 2004 yılı Ağustos ayında uzaya fırlattığı Messenger, ilk ziyaretinde olduğu gibi ikincisinde de Merkür'ün karanlık yüzüyle ilgili bilgi toplamış, gezegenin yüzeyi, toprağının bileşimi, dinamik manyetosferi (güneşten gelen hızlı parçacıkların oluşturduğu plazma akımının, gezegenin manyetik alanının etkisiyle saptırılarak engellendiği bölge) ve atmosferini incelemesi. Merkür'ün Güneş'e en yakın gezegen olması, Güneş'in şiddetli çekim gücü, aşırı sıcaklık ve yüksek radyasyon nedeniyle zor bir görevde bulunan Messenger bugüne kadar Güneş'in çevresini 15 kez dolaştı ve 8 milyar kilometre yol katetti. Uzay seyahatine devam edecek olan araç, 2011 Martında son kez uğrayacağı Merkür'ün yörüngesine girip, orada kalacak. Yolculuğu sırasında motorlarının yanı sıra Merkür'ün yer çekimi etkisini de tramplen gibi kullanan Messenger uzay aracı, şimdiye dek gezegenle ilgili yüz binlerce GB'yi aşkın veri gönderdi. Büyüklük olarak 8. sırada yer alan, Güneş'in çevresini 88 günde dönen ve Güneş'e yakınlığı dolayısıyla kavrulan Merkür'e ziyareti sırasında elektronik ve gözlem araçları ''oda sıcaklığında'' çalışması için bir koruyucu kalkanın altında bulunan Messenger uzay aracı, 300 dereceyi aşan bir sıcaklıkla karşı karşıya bulunuyor.Kaynak:Ntvmsnbc (09 Kasım 2009 Pazartesi)
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
 |
|